Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Lozan’a Demir Atmak

İnsanlar yalnızca ortak bir geçmiş için değil, ortak bir gelecek kurabileceklerine inandıkları zaman aynı siyasal topluluğun parçası olurlar. Bu yüzden geçmişi, geleceğin önüne set haline getirmek, toplumsal hayatı ve ortak geleceğe ilerleyebilmeyi kırılgan hale getirir.

Lozan’a Demir Atmak

 

Tarih, gemimizi yanaştırıp bir daha hareket etmemek üzere demirlediğimiz bir liman değildir. Tarih, okyanuslara açılırken yönümüzü tayin eden bir pusuladır. Toplumlar da geçmişlerine sığınarak değil, geleceklerini inşa ederek var olurlar.

Bir toplumu tarihin belli bir anında dondurduğunuzda ona iyilik yapmış olmazsınız. Tam tersine onu geçmişin müebbet hareketsizliğine mahkûm etmiş olursunuz. Çünkü hayat akar, toplumlar değişir, ihtiyaçlar farklılaşır, siyasal ve ekonomik ilişkiler değişir. Geçmişe sığınıp orayı mutlaklaştırdığınızda donup kalan yalnızca zaman olmaz. Donan aynı zamanda düşünce olur,  siyaset olur ve nihayetinde devletin ve toplumun kendisi de donar.

Hiç kuşkusuz devletlerin kuruluşunda kurucu metinlerin ve inşa anlaşmalarının büyük önemi vardır. Siyasal tarih, Westphalia'dan Lozan'a kadar bunun sayısız örneğiyle doludur. Ancak toplumları ayakta tutan yegâne unsur ne çizilmiş sınırlar, ne kurucu metinler ne de geçmişin büyük hatırasına yapılan bitmek bilmeyen göndermelerdir. Devletler, meşruiyet üretebildikleri ölçüde yaşarlar. Meşruiyet ise geçmişten değil, yaşayan toplumun bugünkü rızasından doğar.

Bu nedenle tarihin kutsallaştırılması, aslında tarihin inkâr edilmesidir.

Çünkü tarih dediğimiz şey donmuş bir fotoğraf değil, kesintisiz akan bir nehir gibidir. Her yeni kuşak, ona kendi deneyimini, kendi acısını, kendi umutlarını ve kendi siyasal taleplerini katar. Tarihin görevi bugünü geçmişin zincirine vurmak değil, bugünü anlamlandırmaktır.

Ne var ki Türkiye'de uzun yıllardır tarihle kurulan ilişki, dogmatik bir karakter taşımaktadır. Geçmiş, üzerinde düşünülmesi gereken ortak bir hafıza olmaktan çıkarılıp siyasal sadakatin ölçüsüne dönüştürülmektedir. Özellikle Lozan söz konusu olduğunda bu refleks daha da değişim ihtimalinin kendisidir.

Burada temel mesele Lozan'ın kendisi değildir. Asıl mesele, milliyetçilik rüzgârıyla toplumu tarihin belli bir noktasında dondurup bırakmak isteyen siyasal akıldır.

Bu akıl geçmişi koruduğunu söylerken aslında geleceği ipotek altına almaktadır. Çünkü milliyetçilik, meşruiyetini büyük ölçüde geçmişten devşirir. Kurucu mitler, tarihsel zaferler, kolektif travmalar ve ortak kahramanlık anlatıları onun temel besin kaynaklarıdır. Bu yönüyle milliyetçilik çoğunlukla geriye bakar, kendisini geçmişe referansla yeniden üretir. Oysa toplumların yaşamı geriye değil, ileriye doğru akar. Geçmiş toplumlara yön verir ama toplumsal hayatın rotası geleceğe doğru çizilir.

Sosyoloji bize toplumların canlı organizmalara benzediğini anlatır. Durkheim'ın işaret ettiği gibi toplumlar mekanik değil organik yapılardır. Farklılaşır, karmaşıklaşır ve yeni ihtiyaçlar üretir.

Sosyoloji ve siyaset bilimi, ulusları sürekli yeniden üretilen toplumsal oluşumlar olarak değerlendirir. Çünkü toplumlar, müzelerde sergilenen eserler değildir. Nefes alır, düşünür, itiraz eder, yanılır, öğrenir ve yeniden kurulurlar.

Cumhuriyet de tüm bu anlatıdan bağımsız değildir. Cumhuriyeti güçlü kılacak şey, yüz yıl önce yazılmış metinleri değişmez hakikatler olarak tekrar edip durmak değil, o metinlerin çözemediği sorunlarla cesaretle yüzleşebilmektir. Demokrasi tam da bunun adıdır.

Bugün Cumhuriyetin en önemli eksikliği olan demokratikleşememe sorunu üzerinde geniş bir toplumsal mutabakat oluşmuş durumdadır. Tarihten devraldığımız bir eksikliği gidermeye çalışmak toplumsal var oluşu zayıflatmaz, tam tersine daha güçlü kılar. İşte bu nedenle Cumhuriyetin demokratik niteliğini güçlendirmek, Cumhuriyeti zayıflatmaz; aksine onu tarihsel iddiasına daha çok yaklaştırır. Çünkü siyasal rejimlerin dayanıklılığı, toplum üzerindeki baskılarından değil, toplumdan aldıkları rızadan kaynaklanır ve güç, korkudan değil meşruiyetten doğar.

Kürt meselesini, inanç özgürlüğünü, eşit yurttaşlığı konuşmak ya da Lozan'ın bir asır sonra ortaya çıkan toplumsal sonuçlarını tartışmak da devlete yönelmiş bir tehdit değildir. Asıl tehdit, bu tartışmaları yasaklayarak toplumu değişmez bir tarihin içine hapsetmeye çalışmaktır.

Bu ülkede Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkesiyle; Alevisiyle, Sünnisiyle; Müslümanıyla, gayrimüslimiyle; inançlısıyla, inançsızıyla herkesin eşit, özgür ve onurlu yurttaşlar olarak yaşayabildiği demokratik bir düzen kurabilmek ve bunun için de dönüp (Lozan dahil) tarihte eksik bırakılanları tamamlama iradesi göstermek ihtiyacımız olan en önemli şeydir.

Unutmamak gerekir ki toplumları yalnızca ortak hatıralar bir arada tutmaz. Bir ülkenin gerçek çimentosu geçmişte yaşanan tarihsel mitler değil, eşit yurttaşlık, hukuk, özgürlük ve ortak gelecek duygusudur.

İnsanlar yalnızca ortak bir geçmiş için değil, ortak bir gelecek kurabileceklerine inandıkları zaman aynı siyasal topluluğun parçası olurlar. Bu yüzden geçmişi, geleceğin önüne set haline getirmek, toplumsal hayatı ve ortak geleceğe ilerleyebilmeyi kırılgan hale getirir.

Bir toplumu, ülkeyi ye da devleti, tarihin belli bir anına zincirlemek, onu korumak anlamına gelmez. Tam tersine bu tutum onu geleceksiz bırakmaktır. Çünkü tarih, dönüp sonsuza kadar yaşayacağımız bir adres değil, geleceğe yürürken yönümüzü bulduğumuz ortak hafızadır.

***

Kapak Resmi: Joseph Mallord William Turner, Caernarvon Kalesi, 1798

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış