Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Özgür Özel'in "Baba Ocağı"ndan Kopuşu

Türkiye’de siyaset akılcı değil, hala gelenekseldir. Özgür Özel’in “baba ocağı” ifadesi, rasyonel olması gereken siyasetin hala patrimonyal olduğunu gösteriyor. CHP gibi cumhuriyeti kuran, Atatürk’le özdeşleştirilen ve modern kazanımlarla eşitlenen bir siyasi partinin yarattığı gelenek, kuşkusuz en azından belli çevrelerde reddedilemez derecede olumlu bir ağırlığa sahip, bilhassa aileden veya aile boyu CHP’liler için. Fakat bir gün gelir, “baba ocağı” kimliğini kaybeder, tanınmaz hale gelir ve “içine edilir”se, kopuş kaçınılmaz olur.

Özgür Özel'in "Baba Ocağı"ndan Kopuşu

Kaldı ki polis zoruyla kapısı kırılan, mahkemeyle üzerine çökülen ve bir iktidar aparatı haline getirlen bir partiden geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı; ne kurumsal kimlik ne de maddi gerçeklik. Bu haliyle CHP bitmiş durumda; “her şerde bir hayır vardır” der eskiler. Bu da öyle olmalı ancak şerri hayra dönüştürecek kopuşlar olmalı. Kabul, kopuşlar, diyelim eşinden boşanma, bir işten ayrılma, bir kenti terk etme, bir arkadaş veya dostu geride bırakmak zordur; insan bu süreçte yıpranır, uyum sorunu yaşar ve geleceğe dair belirsizliklere maruz kalır. Hele kopuş tuhaf bir durum taşıyorsa: Türkiye’de genelde bir partiden muhalifler ayrılır ancak CHP’de “seçilmiş iktidar” ayrılırken koltuğa gelip “atanmış muhalifler” oturdu. Fakat Özgür Özel ve arkadaşları daha CHP’deyken yani çok önceden partiden ayrılışa neden olacak kopuşa yönelmişlerdi. Ve bu kopuş, eşyanın tabiatı gereği gerekliydi ve bir gün zaten olacaktı.

***

Öncelikle, devlet kuran parti olarak CHP, belki ilk kez militanca sokağın partisi haline gelme adımları atınca, mutlak konformizmin iyi bilinen muhafazakar kodlarına elveda demeye başlamıştı. Genel merkeze çakılı politika yapmaya, parti binalarına sığışmaya, koltuk ve makam sevdasını sürdürmeye, iktidarla barışık bir ana muhalefet rolü oynamaya, resmi söylemi sürdürmeye elveda. Önce İstanbul İl’in, sonra genel merkezin, polisin gaz, cop ve postallarına karşı bedenlerin siper edilerek savunulması, CHP’nin hep savunduğu o “devlet”in artık bildikleri eski “kendi devletleri” olmadığını açığa çıkardı. Rejim, kendi devletini de inşa etmişti. O zaman Özgür Özel ve arkadaşları yüzlerini “devlet”ten “halk”a doğru döndürdüler. Halk neredeyse, oraya gittiler: Tarla, sera ve bahçelere, fabrikalara, esnaf dükkanlarına, sokaktaki insanlara, kahvedeki müdavimlere, işçi ve öğretmenlere, ezilen herkesin yanına. Bu, “taban” denilen ve içinde hiyerarşik bir söylem barındıran siyasi anlayışın kırılmasıydı zira artık “taban” doğrudan daha sosyolojik bir ifadeyle adlandırılmaya başlandı: Millet yani halk. Özel ve ekibi, binalarla özdeşleşmiş bürokrasiyi terk edip eylemle özdeşleşen halkın yanına geldiğinde “taban” ve “tavan” ilişkisi de dağılmış oldu. Siyasetin halklaşması, partinin seçmen içinde erimesidir. Ancak şimdilik şu beklediğimiz şey de gerçekleşmedi, yani Özgür Özel’in, halkın önünde değil, arkasında yürümesi. Halk, egemen politik anlayışı yıktıkça, liderin arkasına değil, önüne geçecektir. Lenin’den bu yana “öncü güç” yani kitlelere dışarıdan bilinç taşıyan, inisiyatif alıp yönetmeye soyunan ve kurtuluşu/özgürleşme yolunu gösteren bir partinin kitlelere yön vermesinin tam tersi, öncü gücün halk yani ezilenler veya emekçilerin olmasıdır. Gerçek politika, halkın özne olmasıyla başlar. Bir nesne olarak politikayı, ancak özne olarak halk dönüştürebilir.

*** 

Patrimonyal yani kabaca “sultancı” (liderci, hamici vb.) politika, “irade” yerine “idare”yi öne çıkarır. “İdare” devletin mutlak yönetimine aitken “irade”, halkın öznellik dünyasını ifade eder. Özgür Özel, egemen politik anlayışı tek bir biçimde yıkabilir: Devletin idaresi’nin yerine halkın iradesi’ni geçirmek. İdare, bürokratik rasyonalite olarak devletin kesin, mutlak ve sınırsız emirlerini bir komuta zinciri içinde halka dayatırken “yurttaşlık kültürü” tümden iptal edilir. Yurttaş, hak, yetki ve söz sahibidir; siyaseten iradesini belirli kurum, kural ve değerlerle idareye dayatan bir güçtür ve bunun adına demokrasi denilir. Ancak çoktandır, Türkiye’de politik sahnede iradi halk yerine, fetişleştirilmiş ve nesneleştirilmiş seçmenler var. Bu haliyle seçim, açık, eğilimsel, olumsal ve değişken değil, kalıplaşmış bir biçimde yerleşik hale geldiği için bir “değişim” yaşanmıyor. Özel ise son yirmi beş yılda ilk kez değişim sinyali verdi; düzeni değiştirmemeye yeminli AKP de buna yanıt olarak tüm gücünü sahaya sürdü. CHP’nin mankurtlaştırılması da, bu gücün sahneye sürüldüğü araçlardan biri oldu. Ama iyi de oldu zira Özel ve arkadaşlarını kısıtlayan geleneksel CHP bagajı zaten aşırı yüklüydü. Bu yüklere ilişkin pek çok örnek verilebilir ama bu aralar kanımca en önemlisi, bürokratik vesayeti partide yeniden üreten çıkarcı “delege sistemi”dir. Özel ve ekibi eğer demokratik bir delege sistemi kuramazsa, CHP’yi tekrar etmiş olur. Tekrar, öğretmez; bilakis belli bir rutini kalıcı, istikrarlı ve fakat değişmez kılar. Hatta yaratıcı ve yenilikçi olmayı önler. Max Weber, çeşitli biçimleriyle (kapitalizm, bürokrasi, hukuk, partiler sistemi) bürokratik uğrak olarak rasyonalitenin bir yandan gelişime açıkken, öte yandan belli bir noktada sabit kalıp donduğunu, değişime karşı direndiğini ve mutlaklaştığını iddia etti. CHP o hale gelişmişti; şimdi Kılıçdaroğlu, bu hantal bürokratik aygıtı, bir iktidar/saray aparatı haline getirip CHP’nin tabutuna son çiviyi çakmakla meşgul.

*** 

Özgür Özel, geleneksel siyasi söylemden de kopamaya çalışıyor. Ancak yeni söyleminin ne olacağı hala belli değil. Bunu süreç içinde, eylemselliklerle ve yeni ataklarla göreceğiz. Geleneksel siyasi söylem, CHP içinde de, politikayı bir esnaflık, meslek ve rant kapısı olarak formüle etmişti. “Yerli ve milli” söylemi, bunu, muhafazakar kalıplar içinde ve fakat kapitalizmin taleplerine göre son yıllarda çok etkili şekillerde kurdu. Adına ister “siyasi mühendislik” deyin isterse “teknik akıl”, bu söylemde halk, kolektif kimlik, ortak çıkar ve kamusal felsefe doğrultusunda değil, her biri birbirinden ayrı, parçalı ve tekil olarak görüldü ve öyle ele alındı. Bu yüzden egemen siyasi söylem, “hizmet” gibi isimler altında, atomize edilmiş halkı, çeşitli ulufelerle (yardımlar, kayırmalar, torpiller vb.) her zaman “idare edilebilecek” kıvama getirmesini ve bu kıvamda tutmasını bildi. Fakat Özgür Özel, bu tekillikleri kimlik, inanç, ideoloji, çıkar, bölge ve kültüre göre bölüp üreten sınırları ortadan kaldırıp ilk kez büyük ortaklıklar (millet, halk vb.) altında toplamaya başladı. Bu durum, CHP’nin klasik, geleneksel veya mutat/alışılmış “seçmen tabanı”nın (laik, kentli, orta sınıf, yoksul Alevi, aydın vb.) ötesine taşınan bir sonuca yol açıyor çoktandır. Yani son birkaç on yıldır ilk kez politika, siyaseten kırılmaya başlandı. Politikaya karşı politikadır bu.

***                    

Geriye dönülmemeli, köprüler atılmalı ve mutlak bir kopuş yaşanmalı; sadece CHP’den değil, egemen siyasi söylem ve pratiklerinden de. Halk, bir kurtarıcı değil, önünde yürüyeceği bir lider ve parti istiyor, bekliyor. Rol almak, oyun kurmak, sorunlarını çözmek, kısaca insan yerine konulmak istiyor. Özgür Özel, şu “anamuhalefet partisi” söylemini bırakmalı, “Türkiye’nin birinci partisiyiz” de dememeli. “Yeni Parti”, yeni şeyler yapmalıdır. Sokaktan çıkmamalı, işyerlerini terk etmemeli, meydanları ele geçirmeli, üreticinin olduğu her mekanı bir siyasi propaganda alanına çevirmelidir. Kısaca, siyaseti toplumsallaştırmalıdır. Bir kere program, ideoloji, kimlik, kadrolar, semboller vb. halkla birlikte belirlenmelidir; her şey halka sorulamaz ama halktan da gizlenemez, gizlenmemeli. Halkın derdi, partinin varoluş nedeni olmalıdır. Türkiye halkı binbir sorun altında inlemekte, bıkkınlık yaşamakta ve değişim istemektedir. Ama Özgür Özel çok şanslı çünkü inanılmaz bir rüzgarı arkasına aldı veya büyük bir dalganın tepesine bindi. Buradan geri dönüş olamaz; kendisi hapsedilse bile, onun yerini alacak birileri mutlaka olacaktır. Rejim tel tel dökülmüş, sistem çürümüş ve geleceğe dair umutlar tükenmiş görünmektedir. “Yeni Parti” yeni bir umut olmalıdır ama eskiyi yıkmadan olmaz bu.    

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış