Ortadoğu’da taşlar yeniden yerinden oynuyor. İsrail ve ABD’nin İran üzerindeki askeri ve diplomatik basıncı, meselenin “nükleer tesisler” başlığıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Tartışılan artık yalnızca bir rejimin “cezalandırılması” değil; bölgesel güç dengesinin yeniden kurulup kurulmayacağıdır.
“Sadece İran mı?” sorusu bu yüzden önemlidir. Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Ortadoğu’da hiçbir müdahale yalnızca bir ülkeyle sınırlı kalmaz.
İran başlığı altında daha büyük bir denklem
İran’a yönelik baskı, üç eksende okunmalıdır:
- Vekâlet ağlarının çözülmesi
Tahran’ın Lübnan’dan Yemen’e uzanan nüfuz alanı uzun süredir ABD ve İsrail tarafından hedefe konulmuş durumda. Bu ağın zayıflatılması bu iki ülkenin çıkarına gibi gözükse de bölgesel güç boşlukları yaratır. Bunun doğuracağı soru ise bu boşluklar yerel halkların iradesiyle mi, yoksa dış güçlerin stratejik tasarımıyla mı doldurulacağı.
- İç fay hatları
İran içinde Kürt ve Azeri nüfusun bulunduğu bölgelerde son aylarda protestoların yoğunlaşması dikkat çekiciydi. İranlı Kürt örgütlerinin ortak hareket iradesi açıklamaları, bu fay hattının siyasal ve askeri potansiyelinin önemini artırıyor.
Savaş koşulları bu fay hatlarını daha da derinleştirebilir. Uzun süreli bombardıman, ekonomik çöküş ve güvenlik baskısının artması, daha önce toplumsal mobilizasyonun görüldüğü bölgelerde yeni hareketlenmelere yol açabilir. Özellikle ekonomik altyapının zayıflaması, güvenlik aygıtının aynı anda birden fazla bölgede baskı altında kalması, merkezi otoritenin toplumsal meşruiyet kaybı gibi koşullar bir araya gelirse, iç dinamiklerin yeniden ayağa kalkma ihtimali güçlenir.
Bu, otomatik bir çözülme anlamına gelmez. Ancak savaşın uzaması halinde İran yalnızca dış cephede değil, içeride de uzun süreli bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebilir.
- Güney Kafkasya hattı
Azerbaycan ile İran arasındaki gerilim Karabağ sonrası dönemde artmış durumda. Açık askeri müdahale düşük ihtimal ancak kriz dönemlerinde diplomatik, siyasi ve lojistik araçlarla pozisyon alma eğilimi artar. Bu tür dolaylı hamleler, çatışmanın süresini ve yönünü etkileyebilir.
“Sünni Hat” mı, “Barış Hattı” mı?
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun zaman zaman dile getirdiği ve İran karşıtı bir bölgesel blok olarak tarif edilen “Sünni hat” yaklaşımı, Ortadoğu’yu mezhepsel eksen üzerinden yeniden yapılandırma fikrine dayanıyor. Bu tasavvurda İran’ın zayıflatılması, Körfez merkezli bir güvenlik mimarisinin güçlendirilmesi ve İsrail ile Arap rejimleri arasında stratejik yakınlaşma esastır.
Bu model bölgeyi halkların değil, rejimlerin güvenlik ittifakı üzerinden kurgular. Mezhepsel bloklaşmayı derinleştirme riski taşır ve çatışma üretme potansiyeli yüksektir. Buna karşı önerilebilecek tek alternatif, mezhepsel ya da jeopolitik kamplaşma yerine halklar arası barış ve bölgesel egemenlik ilkesine dayanan bir “barış hattı”dır.
Bu hat bölge dışı askeri müdahalelere karşı mesafeli, etnik ve mezhepsel fay hatlarını araçsallaştırmayan, diplomatik çözümü önceleyen bir yaklaşımı ifade eder. Türkiye’nin önündeki gerçek tercih de burada düğümlenmektedir: Mezhepsel bloklaşmanın parçası olmak mı, yoksa bölgesel barış hattını inşa etmeye çalışmak mı?
Kısa Operasyon mu, Uzun Bölgesel Çatışma mı?
İran’a yönelik askeri baskı sınırlı kalmazsa, mesele bir “operasyon” olmaktan çıkar; bölgesel aktörlerin dâhil olduğu, yıllara yayılabilecek bir savaşa dönüşebilir.
İç dinamiklerin tetiklenmesi bu süreci hızlandırabilir. Kürt bölgelerinde siyasal koordinasyon arayışının artması ve Azeri nüfusun bulunduğu alanlarda daha önce gözlenen protesto dalgaları, savaş koşullarında yeniden mobilize olabilir. Mevcut rejime karşı çıkan İranlı halkın da bu sürece dahil olması daha derin bir saflaşma ve çatışma sürecini doğurabilir. Güvenlik aygıtının çok cephede zorlanması, istikrarsızlığı derinleştirebilir.
Bu durumda ortaya çıkacak tablo, yalnızca İran’ın değil, tüm bölgenin uzun süreli bir çatışma dönemine girmesi anlamına gelir.
Türkiye’nin önünde 1 Mart’ın gölgesi
Türkiye bu denklemin tam ortasında. 2003’te Irak işgali öncesi yaşanan 1 Mart Tezkeresi süreci bugün İran bağlamında yeniden hatırlanıyor.
Ankara’nın önündeki soru nettir: Türkiye, İran karşıtı bloklaşmanın lojistik ve siyasi kolaylaştırıcısı mı olacak yoksa mezhepsel kamplaşmanın dışında kalıp barış eksenli bir hat mı kuracak?
Bu yalnızca askeri değil, tarihsel bir tercihtir.
Kürt barışı ve stratejik eşik
Türkiye’de PKK ile sağlanan barışın kalıcı olduğu bir denklemde, iç istikrarın korunması birincil önceliktir. Ancak İran’da çok cepheli bir kırılma yaşanırsa, sınır ötesi istikrarsızlık Türkiye’yi doğrudan etkiler.
Türkiye’nin takınacağı tutum, savaşın süresini ve savaş sonrası bölgesel mimariyi belirleyebilir. Tırmanışı kolaylaştıran bir pozisyon, çatışmanın kronikleşmesine katkı sunabilir. Diplomatik denge ve barış hattı arayışı ise savaşın bölgesel yangına dönüşmesini sınırlayabilir.
Son söz: Tezkere ruhundan çıkmak
“Sadece İran mı?” sorusu aslında Türkiye’ye yöneliktir. Mezhepsel eksenli bir “Sünni hat” stratejisinin parçası olmak, bölgeyi yeni fay hatlarına sürükleyebilir. Buna karşılık barış hattı, zor ama tarihsel olarak daha tutarlı bir seçenektir.
Ortadoğu’nun yeni mimarisi çizilirken mesele yalnızca haritalar değil o haritaların altında yaşayacak halkların kaderidir.
Türkiye’nin önündeki yol ayrımı, bu kaderin hangi yönde şekilleneceğini belirleyecek ölçüdedir.
Yorumlar (0)