Uluslararası sistem, yalnızca dönemsel gerilimlerle açıklanamayacak ölçüde derin bir yapısal kriz evresinden geçmektedir. Kapitalist dünya ekonomisinin üretim, finans ve enerji alanlarında yaşadığı çok boyutlu kırılmalar, devletleri daha sert güvenlik stratejilerine ve daha agresif jeopolitik rekabet biçimlerine yöneltmektedir.
Bu süreç, normatif uluslararası düzenin giderek zayıfladığı; güç, kapasite ve askeri üstünlüğün belirleyici hale geldiği yeni bir jeopolitik evre üretmiştir. Ortadoğu, bu dönüşümün en yoğunlaştığı merkezlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Kapitalist sistemin mevcut krizi yalnızca ekonomik daralma olarak değil, aynı zamanda küresel güç dağılımının yeniden sertleşmesi olarak okunmalıdır. Enerji güvenliği, tedarik zincirleri ve lojistik hatların kontrolü, devletler arası rekabetin temel eksenine yerleşmiştir.
Bu durum, ekonomik araçlar ile askeri kapasitenin iç içe geçtiği bir jeoekonomik savaş formunu doğurmuştur. Artık ekonomik rekabet, doğrudan güvenlik politikalarının ve askeri stratejilerin bir uzantısı haline gelmiştir.
Bugün Ortadoğu’da devlet egemenliği giderek parçalanmakta, yerini çok aktörlü ve çok katmanlı güç alanlarına bırakmaktadır. Bu dönüşüm, devletlerin tamamen ortadan kalkmasından ziyade egemenliğin bölünmesi ve farklı güç merkezleri arasında yeniden dağıtılması anlamına gelmektedir.
Bölge artık sabit sınırlarla değil, değişken kontrol alanlarıyla tanımlanmaktadır.
ABD–İsrail ile İran arasındaki gerilim, uzun süredir kontrollü tırmanma ile doğrudan çatışma arasında sıkışmış bir güç mücadelesi olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak bu denge giderek kırılganlaşmaktadır.
Çatışma artık yalnızca devletler düzeyinde değil; vekil aktörler, milis yapılar, hava operasyonları, siber saldırılar ve enerji altyapı hedeflemeleri üzerinden yürüyen çok katmanlı bir savaş sistemine dönüşmüştür. Bu durum, Ortadoğu’da savaşın süreklileşmiş bir yapıya evrilmesine yol açmaktadır.
Tarihsel Kırılma Hatları: 1979’dan 7 Ekim Sonrasına
Bu jeopolitik hattın kritik dönüm noktalarından biri 1979 İran Devrimi’dir. İran’ın Batı ittifak sisteminden koparak bağımsız bir bölgesel güç haline gelmesi, ABD açısından Ortadoğu’daki güç dengelerinde yapısal bir kırılma yaratmıştır. Bu tarihten itibaren ABD–İran ilişkisi doğrudan savaş yerine çevreleme, yaptırımlar ve bölgesel dengeleme stratejileri üzerinden şekillenmiştir.
Ne var ki İran, merkezi devlet kapasitesi, ideolojik süreklilik ve bölgesel vekil ağları sayesinde kısa vadeli müdahalelerle çözülebilecek bir yapı olmadığını defalarca göstermiştir. Bu durum, ABD stratejisinin rejim değişikliği hedefinden çok uzun vadeli çevreleme ve dengeleme eksenine kaymasına yol açmıştır.
2003 Irak işgali, devlet yapılarını zayıflatarak İran’ın bölgesel nüfuz alanını genişlettiği yeni bir zemin üretmiştir. 2011 Arap Baharı ise Suriye, Libya, Yemen ve Irak gibi ülkelerde çok katmanlı vekâlet savaşlarını derinleştirmiştir. Suriye iç savaşı bu sürecin en yoğun örneği olmuştur.
Bu tarihsel hattın devamında 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı, çatışmayı Gazze merkezli bir kriz olmaktan çıkararak İran eksenli bölgesel vekâlet ağlarını da içine alan geniş bir güvenlik mimarisine dönüştürmüştür. İsrail bu süreçte savaşı çok cepheli bir operasyon alanına yaymıştır.
İsrail’in stratejisi üç eksende şekillenmiştir: Gazze’de yüksek yoğunluklu askeri yıkım, Lübnan’da Hizbullah’a yönelik sürekli baskı ve Suriye–Irak hattında İran’a bağlı vekil güçlerin altyapısının hedef alınması. Bu strateji, İran’ın bölgesel ağlarını zayıflatmayı ve onu daha savunmacı bir pozisyona çekmeyi amaçlayan sistematik bir jeopolitik sıkıştırma üretmiştir.
Suriye, devlet egemenliğinin çözülerek yerini çoklu güç kontrol alanlarına bıraktığı tipik bir örnek haline gelmiştir. Ülke; Rusya, ABD, İran, Türkiye ve İsrail gibi aktörlerin yanı sıra yerel güçlerin de dahil olduğu parçalı bir kontrol haritasına bölünmüştür.
Bu yapı, Suriye’yi merkezi bir devlet olmaktan çıkararak rekabet eden güçlerin doğrudan sahada karşı karşıya geldiği parçalı bir jeopolitik alana dönüştürmüştür.
Kürtler: Parçalı Egemenlik ve Stratejik Sıkışma Alanı
Kürtlerin Ortadoğu’daki varlığı, dört ayrı devlet sistemi içinde şekillenen parçalı bir siyasal gerçeklik üretmektedir.
. Irak’ta Kürtler anayasal-federal bir statüye sahip olmakla birlikte iç siyasi bölünmeler ve Bağdat ile yaşanan yetki krizleri nedeniyle sınırlı bir özerklik alanında varlık göstermektedir.
. Suriye’de Kürtler savaşın ürettiği fiili özyönetim modeli üzerinden önemli bir alan kazanmış, ancak uluslararası tanınma eksikliği nedeniyle kırılgan bir statüde kalmıştır.
. Türkiye’de Kürt meselesi güçlü bir toplumsal gerçeklik olmasına rağmen güvenlik paradigması içinde tutulduğu için kalıcı bir siyasal statüye dönüşememiştir.
. İran’da ise Kürtler merkezi devletin sert güvenlik rejimi altında siyasal temsil ve özyönetimden yoksun bir biçimde varlık göstermektedir.
Bu tablo, Kürt meselesinin tekil bir ulusal sorun değil, bölgesel güç dengeleri içinde sürekli yeniden üretilen bir jeopolitik denge alanı olduğunu göstermektedir.
Mevcut uluslararası ve bölgesel sistem, Kürt hareketleri açısından duygusal ya da tek boyutlu ideolojik stratejilerin sürdürülebilir olmadığı bir yapıya işaret etmektedir. Bölgesel güçler Kürt aktörleri çoğu zaman denge unsuru olarak görse de hiçbirine kalıcı ve güvenli bir egemenlik alanı tanımamaktadır.
Bu nedenle dışa bağımlı stratejiler uzun vadede kırılganlık üretmektedir. Kürt hareketinin en rasyonel yönelimi, dört parça gerçekliğini inkâr etmeyen ancak bunu tek merkezli bir devlet hedefi yerine çok merkezli esnek bir siyasal koordinasyon modeline dönüştüren bir yaklaşım olabilir.
Bu yaklaşım üç temel eksene dayanır:
- Yerel meşruiyet ve toplumsal örgütlenme kapasitesinin güçlendirilmesi
- Bölgesel güçlerle çatışmadan kaçınan ancak bağımlı olmayan bir denge siyaseti
- Dört parça arasındaki ilişkilerin tekçi birlik yerine esnek bir koordinasyon alanı olarak yeniden tanımlanması
Bu strateji, klasik devlet inşası paradigmasından ziyade parçalı egemenlik koşullarında siyasal dayanıklılık üretme modeli olarak değerlendirilebilir.
1979 İran Devrimi’nden 7 Ekim sonrası döneme uzanan tarihsel hat, Ortadoğu’nun sürekli yeniden dizayn edildiği bir güç mücadelesi alanına dönüştüğünü göstermektedir. Bugün temel belirleyici mesele, bu yeniden dizayn sürecinin hangi güçler ve hangi toplumsal aktörler üzerinden şekilleneceğidir.
Bu bağlamda Kürtlerin geliştireceği bağımsız ve çoğulcu (Üçüncü Yol) siyasal hat, yalnızca bölgesel bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel bir özneleşme pratiği olarak değerlendirilebilir. Bu tür demokratik ve çok merkezli siyasal oluşumlar, yalnızca Kürtler açısından değil, Ortadoğu’nun bütünlüklü demokratik geleceği açısından da belirleyici bir öneme sahiptir.
#BoşluktaSesleniyorum
Yorumlar (0)