Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Anlamı Tercih Etmek

Geçen hafta Dost Kitabevi’nin önünde otururken bankta bıraktığım soru hâlâ burada. Yanına oturuyorum. İnsanları izlemeye başlıyorum. Bir an bakışıyoruz; soru ile ben. Ve onu ilk kez sesli söylüyorum. “Anlam yoksa özgürsün, peki o özgürlüğe dayanabilecek misin?”

Anlamı Tercih Etmek

 

Cevap belli. Düşünmüyorum bile.

Hayır.

Ben o özgürlüğü istemiyorum.

 

Lispector’un sunduğu özgürlük yerçekimsiz; kimliksiz, bağsız. Her şeyden kurtulmuş ama hiçbir şeye değmeyen bir hâl. Oysa benim özgürlük anlayışım başka: bir yerde durabilmek. Bir şeye ait olmak zorunda kalmadan ama bir şeye değerek yaşayabilmek. Anlam beni hayatta tutuyor.

Çünkü ben nihilist değilim. Ama kesin bir inanç sistemim de yok. Bu aralık çok insani bir yer: Tanrısal bir anlam yok ama her şeyin eşit derecede önemsiz olduğuna da inanmıyorum. O yüzden şunu biliyorum:

“Boşa yaşamış olsam ne olur bilmiyorum,

ama boşa yaşıyormuş gibi hissetmek istemiyorum.”

Bu benim için bir slogan değil; bir iç refleks.

Benim anlam arayışım zamandan geliyor. Zamanla ilişkim güçlü. Zamanın akıp gitmesi beni rahatsız ediyor; “geçti” demek içimde huzursuzluk yaratıyor. İz bırakmayan zaman beni eksiltiyor. Bu yüzden öğrenmek, anlamak, konuşmak, derinleşmek benim için zamanı sabitleme biçimleri.

Kalbimin tok olmasını seviyorum. Çünkü tokluk “bugün yaşandı” demek. İzsizliğe tahammül edemiyorum. Bu yüzden yüzeysel sohbet yoruyor, anlamsız buluşma tüketiyor, içi boş yakınlık ağır geliyor. Bunlar beni sadece mutsuz etmiyor; beni eksiltiyor. 

Benim için anlam büyük cevaplar değil, hayatın sırrı değil, varoluş manifestosu hiç değil. Anlam benim için şudur:

Zamanın dolu geçmesi.

Bir şeyin bir şeye değmesi.

Günün sonunda kalbimin tok olması.

Zambrano tam burada devreye giriyor. Çünkü Zambrano anlamı bir ilke olarak kurmaz; bir hedef gibi göstermez, açıklamaz, öğretmez, dayatmaz. Onun için anlam, düşünülerek bulunan bir şey değildir. Anlam, yaşandıktan sonra geriye bakınca hissedilen bir açıklıktır.

Gün bitmiştir. Olan olmuştur. Ve sen kendine tek bir soru sorarsın: Bugün içimde ne kaldı? Zambrano’nun anlamı tam olarak buradadır. Planlarda değil, iddialarda değil, büyük cevaplarda hiç değil. Bedende kalan şeydedir. Yorgun ama dolu bir histe. Eksilmiş değil, taşınabilir bir ağırlıkta. 

Benim “kalbim tok” dediğim yer, Zambrano’nun işaret ettiği yerdir. Anlam yaşarken fark edilmez; yaşandıktan sonra hissedilir. Bu yüzden ben özgürlüğü anlamsızlıkta değil, anlamı taşıyabildiğim bir hayatta buluyorum.

Bu yüzden soru bankta kalıyor,

ben kalkıyorum.

Gitmeden önce bu kez bir soru bırakmıyorum. Kulaklıklarımı bankın üzerine koyuyorum ve gidiyorum. İçinde hâlâ aynı parça çalıyor:

Epica – The Essence of Silence 

Bazı anlamlar cevapla değil, geride bırakılan sesle kalır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış