Kürt siyasal hareketine dair tartışmalar çoğu zaman güncel politik gerilimlerin sertliği içinde ele alınsa da, tarihsel arka plan daha farklı bir tabloya işaret eder. Bu hareket hiçbir dönem tek merkezli, yekpare ve homojen bir yapı olarak gelişmemiş; aksine farklı mücadele alanları, farklı toplumsal deneyimler ve farklı siyasal yoğunluklar etrafında şekillenen çok katmanlı bir karakter taşımıştır. Koma Civakên Kurdistanê (Kürdistan Topluluklar Birliği, KCK) Yürütme Konseyi’nin çözüm sürecine dair eleştirileri de bu çok merkezli yapının güncel bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu çok seslilik, çoğu zaman sanıldığı gibi bir kopuş ya da dağılma eğilimi değil, sürecin kendi tarihsel doğasından kaynaklanan bir gerilim alanıdır. Çünkü çözüm ve barış süreçleri, yalnızca ilerleme anları değil; aynı zamanda belirsizliğin yoğunlaştığı, risk algısının arttığı ve siyasal pozisyonların yeniden üretildiği tarihsel eşiklerdir. Bu eşiklerde farklı seslerin yükselmesi, sürecin zayıflığı değil, aksine onun toplumsal ve siyasal derinliğinin göstergesidir.
Bu çerçevede Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik siyaset ve çatışmasızlık eksenli perspektif, hâlâ temel bir referans noktası olma niteliğini korumaktadır. Ancak mevcut siyasal koşullar, bu perspektifin doğrudan belirleyici bir siyasal programa dönüşmesini sınırlamakta; bu da süreci çoğu zaman asgari denge ve kontrol arayışları içinde ilerleyen bir hatta yerleştirmektedir. Böylece ortaya çıkan durum, bir yandan çatışmasızlığın korunması, diğer yandan siyasal alanın tamamen daralmaması arasında kurulan kırılgan bir dengeye işaret etmektedir.
Bu kırılgan denge içinde DEM Parti’nin konumu da benzer bir tarihsel gerilim üzerinden şekillenmektedir. Parlamenter siyasetin giderek daraldığı, yargısal ve idari baskı mekanizmalarının yoğunlaştığı bir siyasal zeminde, hem eleştirel bir hattı sürdürmek hem de siyasal temas alanlarını açık tutmak zorunluluğu, kaçınılmaz biçimde ikili bir pozisyon üretmektedir. Bu durum dışarıdan bakıldığında çelişkili görünse de, aslında mevcut siyasal rejimin sınırları içinde var olmanın yapısal sonucudur.
Ne var ki Kürt meselesi yalnızca siyasal aktörlerin stratejik pozisyonlarıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Sorun, çok daha geniş bir toplumsal ve tarihsel zemine yayılmıştır. Cezaevlerinde bulunan binlerce insan, onların aileleri, yıllardır süren sürgün hayatları, diaspora toplulukları ve çatışmalı dönemlerin ürettiği kuşaklar arası hafıza, bu meselenin yalnızca güncel siyaset değil, aynı zamanda derin bir toplumsal varoluş meselesi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çözüm tartışmaları, dar bir siyasal üçgenin ötesine geçerek toplumsal yeniden kuruluş perspektifiyle ele alınmak zorundadır.
Tam da bu noktada, sorunun bir diğer belirleyici boyutu devletin tarihsel yaklaşımıdır. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca güvenlik merkezli bir siyasal rasyonaliteyle hareket etmesi, sorunu ortadan kaldırmamış; aksine daha karmaşık ve katmanlı bir yapıya dönüştürmüştür. Güvenlik paradigması, siyasal alanı daraltırken toplumsal gerilimleri kalıcılaştırmış, böylece çözüm ihtimalini sürekli ertelenen bir ufka dönüştürmüştür.
Bugün yeniden tartışılan “yeni dönem” iddiaları, ancak somut siyasal ve hukuksal karşılıklar üretildiği ölçüde anlam kazanabilir. Kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün genişletilmesi, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve siyasal baskı rejiminin gevşetilmesi bu bağlamda ertelenemez başlıklar haline gelmiştir. Aynı şekilde cezaevlerindeki siyasi tutuklular, hasta mahpuslar ve sürgündeki insanların durumu da bu meselenin tali değil, kurucu unsurlarıdır.
Bu geniş tarihsel çerçeve içinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporu etrafında gelişen tartışmalar, devletin soruna yaklaşım biçimini görünür kılmaktadır. Rapora verilen ret oyları ve şerhler, Kürt meselesinin hâlâ bir hak ve eşit yurttaşlık sorunu olarak değil, yönetilmesi gereken bir kriz alanı olarak kavrandığını göstermektedir. Bu yaklaşımda demokrasi, kurucu bir siyasal ufuk olmaktan çok, krizin idaresini mümkün kılan teknik bir mekanizma işlevi görmektedir.
Buna rağmen Kürt meselesinin yeniden kamusal tartışmanın merkezine taşınmış olması, inkâr ve sessizlik siyasetinin mutlak olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Ancak bu görünürlük, hukuksal ve siyasal dönüşümle desteklenmediği sürece kalıcı bir sonuç üretme kapasitesine sahip değildir. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda demokratik çözüm ufkunun sistematik biçimde daraltılması anlamına gelmektedir.
Bu tarihsel momentte üç temel eğilim aynı anda varlığını sürdürmektedir: devletin sorunu çözmek yerine yönetmeyi tercih eden güvenlikçi sürekliliği, Kürtlerin eşit yurttaşlık ve demokratik temsil talebindeki ısrarı ve muhalefetin önemli bir bölümünün bu iki hat arasında sıkışarak sınırları aşamayan arayışı. Bu üç yönelim arasında organik bir kesişim üretmek mevcut koşullarda oldukça zordur; çünkü aradaki gerilim yapısal niteliktedir.
Bu nedenle çözüm ihtimali, ancak demokratik talebin bağımsız ve kurucu bir siyasal hatta dönüşmesiyle mümkün olabilir. DEM Parti’nin rapora “ret” yerine “şerh” koyması bu bağlamda özel bir anlam taşır. Bu tutum, mevcut çerçeveyi bütünüyle reddetmeyen ama aynı zamanda onu meşrulaştırmayan; devletin güvenlikçi sınırlarını kabul etmeyen ama demokratik çözüm ufkunu siyasal alanda tutmaya çalışan bir ara müdahale biçimidir.
Benzer şekilde yeni anayasa tartışmaları da bu tarihsel gerilimin bir başka aşamasını oluşturmaktadır. Bu süreç, bir yandan merkeziyetçi yapının yeniden tahkimi riskini taşırken, diğer yandan eşit yurttaşlık temelinde kurucu bir toplumsal sözleşme imkânı barındırmaktadır. Ancak bu imkân, yalnızca metinsel bir yeniden yazım üzerinden değil, mevcut anayasal ve uluslararası yükümlülüklerin fiilen uygulanması üzerinden gerçeklik kazanabilir. Aksi halde anayasa tartışmaları, demokratikleşme değil, mevcut düzenin yeniden üretimi işlevine dönüşür.
Sonuç olarak Kürt meselesinin geleceği, yalnızca bir siyasal sorun olarak değil, Türkiye’nin demokratik rejim kapasitesinin sınandığı tarihsel bir eşik olarak karşımızda durmaktadır. Bu mesele ya yönetilen donmuş bir kriz olarak kalacak ya da kurucu bir demokratik müdahale ile yeniden siyasal merkeze taşınacaktır. Hangi yönün baskın çıkacağı ise devletin, Kürt siyasal hareketinin ve demokrasi güçlerinin üreteceği tarihsel irade tarafından belirlenecektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni kavramlar değil, güven üreten somut siyasal ve hukuksal adımlardır. Çünkü barış, yalnızca çatışmasızlık hali değil; toplumun geleceğini yeniden kurabilme kapasitesidir.
#BoşluktaSesleniyorum
Yorumlar (0)