Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kenti ve Köyü Birlikte, Yeniden Düşünmek

Ülkemizde kanserojen şekilde büyüyen kentlerin ortaya çıkardığı ekonomik ve toplumsal sorunlar giderek katlanılmaz boyutlara ulaşıyor. Bunun yarattığı etki nedeniyle köy yaşamını kurtuluş olarak gören, çoğu iyi eğitimli ve görece yüksek gelirli insanlar köylere göçüp “ekolojik ve doğal” biçimde yaşamayı tercih ediyorlar. Bu tercih ilk bakışta kişisel bir çözüm veya “kurtuluş” olarak görülse de özünde bunu bile sağlamaktan uzak. Köyde yaşam sanıldığı kadar kolay ve kentin bugünkü halini çıkaran sorunlardan bağımsız değil.

Kenti ve Köyü Birlikte, Yeniden Düşünmek

Türkiye’de ve dünyada yaşanan ekolojik kriz, gıda güvencesi sorunu, kent yığılması ve toplumsal çözülme, bu iki mekânın bugünkü hâliyle artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Bu nedenle mesele, köyü kente karşı savunmak ya da kenti bütünüyle mahkûm etmek değildir. Asıl ihtiyaç, hem kenti hem köyü yeniden düşünmek ve birlikte yeniden kurmaktır.

Son kırk yılda köylerin çözülmesi çoğu zaman “doğal kentleşme” olarak anlatıldı. Oysa bu süreç, tarımın piyasaya terk edilmesi, kamusal planlamanın tasfiyesi ve kırsal yaşamın sistematik olarak değersizleştirilmesiyle yakından bağlantılıdır. Köyden kente göç, büyük ölçüde özgür bir tercih değil; gelir güvencesinin, sağlık ve eğitim gibi kamusal hizmetlerin ve gelecek beklentisinin köyleri terk etmesinin zorunlu sonucudur.

Bugün büyük kentler, bir zamanların özgürlük ve olanak mekânları olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. Konut krizi, ulaşım süreleri, güvencesiz çalışma ve ekolojik tahribat, kent yığılmasının görünmeyen ama ağır bedelleridir. Kentler büyüdükçe verimli hâle gelmemekte; aksine toplumsal ve ekolojik olarak daha kırılgan bir yapıya bürünmektedir. Bu tablo karşısında köylerin yeniden düşünülmesi, romantik bir “geri dönüş” çağrısı değil; kent krizinin zorunlu tamamlayıcısıdır.

Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Bazı akımların savunduğu biçimiyle “kırsala dönüş” ve “küçük güzeldir” söylemleri, çoğu zaman meseleyi siyasetsizleştiren bir romantizme yaslanır. Kırsalın kendiliğinden ekolojik, küçük ölçeğin otomatik olarak özgürleştirici olduğu varsayımı, hem tarihsel hem güncel deneyimlerle çelişmektedir. Kırsal alanlar da yoğun kimyasal kullanımına, monokültüre ve emek sömürüsüne sahne olabilir, olmaktadır. Küçük üretim ise kolektif örgütlenme olmadan piyasa karşısında en kırılgan biçimdir. Dolayısıyla sorun ölçek değil, ölçeğin hangi toplumsal ilişkilerle örgütlendiğidir.

Bu noktada köyleri yeniden düşünmek, geçmişin köyünü idealize etmek anlamına gelmez. Tersine, ataerkil ilişkilerin, kadın emeğinin görünmezliğinin ve gençlerin dışlandığı hiyerarşik yapıların yeniden üretilmesine karşı durmayı gerektirir. Yeniden kurulan köy; tarımın yanı sıra küçük ölçekli sanayi, bakım hizmetleri, eğitim ve kültürel üretimi de barındıran çok işlevli bir yaşam mekânı olmak zorundadır. Aksi hâlde köy, nüfus tutamaz; yalnızca yaşlıların ve yoksulların kaldığı bir yer olmaya devam eder.

Aynı şekilde kenti yeniden düşünmek de zorunludur. Kent, üretimden kopmuş bir tüketim ve hizmet yığını olarak değil; çevresiyle, kırla ve gıda sistemiyle yeniden bağ kuran bir mekân olarak ele alınmalıdır. Kentin yükünü hafifletmenin yolu, üretimi ve yaşamı mekânsal olarak yeniden dağıtmaktır.

Bu nedenle kenti ve köyü yeniden düşünmek, aslında mekânsal bir adalet meselesidir. Kamusal planlama olmadan, tarımda gelir güvencesi sağlanmadan, kooperatifçilik ve kolektif örgütlenme güçlendirilmeden ne köy canlanabilir ne kent rahatlayabilir. İnsanları bireysel tercihlerle köylere “geri çağırmak” değil; köylerde yaşanabilir, güvenceli ve demokratik bir hayatı mümkün kılmak esastır. Aynı biçimde kentleri de büyüme fetişizminden kurtarıp, yaşanabilir ölçekte yeniden örgütlemek gerekir.

Sonuç olarak, kenti ve köyü yeniden düşünmek, teknik bir planlama meselesi değil; siyasal bir yön tercihidir. Bu tercih, piyasa merkezli kalkınma anlayışına karşı kamucu, ekolojik ve toplumsal ihtiyaçları önceleyen bir yönelimi gerektirir. Köyler yeniden kurulmadan kentler iyileştirilemez; üretim demokratikleşmeden mekân özgürleşemez. Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne romantik bir kırsal nostalji ne de kent merkezli büyüme masallarıdır. İhtiyaç olan, kent ve köyü birlikte, eş zamanlı ve kamusal bir akılla yeniden kurma cesaretidir.

***

Kapak: Ambrogio Lorenzetti – İyi Hükümetin Kent ve Kır Üzerindeki Etkileri (1338–1339)

Yazar Ahmet Asena

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir