Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

RANT HEPİMİZİ YAKACAK

Ağrı’da yaşanan 4 büyüklüğündeki depremin ardından bazı köylerde ciddi hasar oluştu. Depremin şiddeti düşük olmasına rağmen, yapıların büyük ölçüde kerpiç ve toprak olması nedeniyle evler bu sarsıntıya dayanamadı. Bu durum bir kez daha gösteriyor ki mesele yalnızca depremin büyüklüğü değil; yapıların ve sistemin ne kadar hazırlıklı - ya da hazırlıksız - olduğudur.

RANT HEPİMİZİ YAKACAK

Patnos’ta, Süphan Dağı eteklerinde bulunan üç köyde onlarca ev kullanılamaz hale geldi. Resmî verilere göre yaklaşık 70 ev ağır hasarlı. Ancak sahadan gelen bilgiler, gerçeğin bununla sınırlı olmadığını söylüyor. “Ağır hasarlı” sayılmasa bile içine giremeyecek durumda olan evlerle birlikte bu sayı 150’yi aşıyor. Her artçı sarsıntı, ayakta kalan son duvarları da yıkımın eşiğine getiriyor.

Buna karşın bölgeye ulaştırılan konteyner sayısı yalnızca dokuz. Yaklaşık 59 ailenin acil barınma ihtiyacı olduğu ifade ediliyor. Çok sayıda insan, dağlık coğrafyanın sert iklim koşullarında, römorklarda ya da açık alanda geceyi geçirmek zorunda kalıyor. Evine giremeyen, çadır bulamayan, konteynere ulaşamayan insanlar; soğukla, korkuyla ve belirsizlikle baş başa bırakılmış durumda.

Üstelik sorun yalnızca fiziksel yıkım değil. Bölge halkı, devam eden artçı sarsıntıların yanı sıra yürütülen bazı çalışmaların - örneğin su arama faaliyetlerinin - zemini daha da zayıflattığına dair kaygılarını dile getiriyor. Ancak bu kaygılar ciddiye alınmak yerine görmezden geliniyor.

Günler geçmesine rağmen yeterli ve eşit bir yardım organizasyonunun sağlanamadığına dair ciddi iddialar var. Daha vahimi ise yardım dağıtımında ayrımcılık yapıldığı yönündeki anlatımlar. Eğer bu iddialar doğruysa, bu yalnızca bir ihmal değil; açık bir hak ihlalidir.

Öte yandan bazı kurumların, “Ağrı’da deprem mi oldu? Kaç gün geçti, bu kadar sürede yardım ulaşmıştır.” şeklindeki varsayımları, sahadaki gerçekle tamamen çelişiyor. Bu konforlu cümleler, sorumluluğu görünmez kılmanın en kolay yolu haline geliyor. Oysa 6 Şubat depremlerinde de aynı şeyi yaşadık. Günler geçmesine rağmen yardımın ulaşmadığı, insanların kaderine terk edildiği sayısız örnek gördük.

Asıl tehlike tam da burada başlıyor. Can kaybı olmadığında ne kamuoyu ne de yetkililer bu durumu “afet” olarak görüyor. Oysa insanlar soğuktan, çaresizlikten ve güvensizlikten tükeniyor. “Ölsek kurtulurduk!” noktasına gelen bir çaresizlik, en az yıkım kadar ağır bir felakettir.

Bugün hâlâ “AFAD zaten gereğini yapmıştır” varsayımına sığınmak, gerçeği görmemek anlamına geliyor. Bu ülkede bir zamanlar çadırların satıldığı gerçeğini unutmadık. Çünkü sorun yalnızca bir depremin ardından yapılan müdahale değil; yıllardır sürdürülen ihmal ve rant düzenidir.

1999 Marmara depreminden bu yana değişmeyen bir gerçek var: Rant politikaları. Antakya’dan Ağrı’ya kadar bu ülkenin her köşesinde insan hayatının önüne geçiyor. Güvenli konut yerine maliyet hesabı, kamusal sorumluluk yerine kâr önceleniyor. Sonuç ise değişmiyor: rant, ihmal ve yıkım.

Patnos’ta yaşanan evsizlik yalnızca birkaç köyün meselesi değildir. Bu, barınma hakkının sistematik olarak ihlal edildiğinin göstergesidir. Üstelik bu tablo, devletin “öteki” gördüğü bölgelerde daha da derinleşiyor. Deprem olmasa bile yoksulluk ve yoksunlukla baş başa bırakılan insanlar, afetle birlikte tamamen görünmez hale getiriliyor.

Bu bir tercih değil midir? Bu ayrımcılık değil midir? Ve bütün bunlar sürerken gerçekten eşit ve adil bir yaşamdan söz edebilir miyiz?

Afetlere hazırlık için bütçe ayrılmadan, kamusal kaynaklar rant yerine halk için kullanılmadan, gelir dağılımı adil hale getirilmeden bu yıkımların önüne geçmek mümkün değil. Çünkü bugün Ağrı’da yaşananlar, yarın başka bir yerde yaşanacak. Sorun tekil değil; sistematik.

Zaten Türkiye’nin takvim yaprakları; katliamlarla, faili meçhul cinayetlerle, iş cinayetleriyle dolu. Soma Katliamı yaşamaktan utandığımız kara günlerden biri. Emekçinin ve doğanın göz göre göre katledildiği o gün.

Ölen madencilerin babalarını görünce kendi babamıza sarılmaya utandık. Lastik ayakkabılarla evlatlarının bedenlerini arayan anne ve babalar, bu sömürü düzeninin ve derin yoksulluğun en çıplak görüntüsü oldu. Anneler ise şu cümleyi kuruyor: “Anne olamadık… Anne olsaydık çocuklarımız yaşardı, adaletlerini sağlardık.”

Bir ülke düşünün ki anneler kendilerini suçluyor, asıl sorumlular ise korunuyor. Daha fazla maden çıkarma hırsıyla işçi sağlığı ve güvenliği yok sayıldı; baskı, denetimsizlik ve ihmaller sonucunda 301 maden işçisi hayatını kaybetti. Oysa Soma halkı bir zamanlar tarımla geçiniyordu. Ancak toprağın yerini rant aldı. İnsanların geçim kaynakları ellerinden alındı ve madene mahkûm edildiler.

Katliamın ardından yaşananlar ise en az olay kadar ağırdı. Bölgeye giden bürokratlar, acılı aileleri ve maden işçilerini tekmeledi, tokatladı. Açılan davalarda şirket sahiplerinin “olası kast” ile yargılanması gerekirken dosya “bilinçli taksir” kapsamında değerlendirildi. Ortada bilinçli bir ihmal zinciri olmasına rağmen cezalar düşürüldü; patronlar yalnızca birkaç gün hapis yattı.

Soma’dan 6 Şubat depremlerine, İliç katliamına kadar uzanan çizgide aynı şeyi görüyoruz; cezasızlık politikası. Denetim yapmayan, ruhsat veren, imza atan kamu görevlilerinin dosyaları zaman aşımına uğruyor. Peki içeride kim kalıyor?

Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı gibi emekçilerin hakkını savunan insanlar.

Bugün milyonlar açlık sınırında yaşamaya çalışırken, ülkeyi yönetenlerin maden şirketleriyle kurduğu çıkar ilişkisi artık gizlenemiyor. Ve ihmalin katliama dönüştüğü yer yalnızca madenler değil.

Dün gece Hatay’da etkili olan yoğun yağış, Antakya’da faciaya yol açtı. Hacı Ömer Alpagot Mahallesi’nde meydana gelen heyelan sonucu bir ev çöktü. Enkaz altından çıkarılan yurttaşlardan biri hayatını kaybetti. Bu yalnızca yağmur suyu değil. Bu, yanlış müdahalelerin, denetimsizliğin ve iş bilmezliğin sonucudur.

Doğa öldürmüyor. İhmal, rant öldürüyor.
Ve eğer bu düzen değişmezse, o yangın hepimizi yakmaya devam edecek.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış