Ali Aydın’ın İzmir’de sabah yürüyüşü sırasında öldürülmesi, bana yıllar önce işlenen Sabahattin Ali cinayetini hatırlattı. Hukukçu, hak savunucusu, politik bir aydın… Ali Aydın’ı anlatırken kullanılan ifadelerle Sabahattin Ali’yi tanımlayan ifadeler arasındaki yakınlık tesadüf değil. İki cinayet arasında benzerlik kuran muhtemelen sadece ben değilimdir. Asıl sarsıcı olan ise, bu iki ismin nasıl öldürüldüğü ve bu ölümlerin bize nasıl anlatıldığı.
Ali Aydın cinayetinin ayrıntılarıyla ilgili tablo henüz tamamlanmış değil. Yargı süreci sürüyor, olayın tüm yönleri açığa çıkmış sayılmaz. Bunu akılda tutmak gerekiyor. Ama tam da bu belirsizlik anları, geçmişi hatırlatıyor. Çoğu zaman gerçek ortaya çıkmadan önce bir anlatı kuruluyor. Ve o anlatı genellikle tanıdık oluyor.
Her iki olayda da ilk öne sürülen gerekçe cinayetin “bireysel” bir saldırı sonucu olduğu yönünde. Kişisel sorunlar, psikolojik durumlar, kontrol kaybı… Fail, içinde bulunduğu ilişki ağından koparılarak tek başına bırakılıyor. Sanki her şey bir kişinin iç dünyasında olup bitmiş gibi anlatılarak olası bir ilişki ağına dair tüm olasılıklar baştan kapsam dışına çıkarılıyor. Ama bu dil gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırmıyor. Tam tersine gerçeğin yolunu daraltmaya neden oluyor. Çünkü faili bireysel bir sorun gibi sunduğumuzda, cinayeti mümkün kılan ortamı konuşmamış oluruz.
Sabahattin Ali cinayetinde yaşanan da buydu. Katil bulundu denildi, dosya kapandı sanıldı. Ama adalet yerini bulmadı. Üstelik yıllar içinde ortaya çıkan tablo daha da ağırdı. Katilin fiilen korunup kollandığı, cezasızlıkla karşılaştığı görüldü. Verilen mesaj açıktı. Aydınlara yönelen şiddet, beklenenden fazla sorun çıkarmadığı sürece tolere edilebilirdi.
Bugün Ali Aydın cinayetine bakarken mesele bu yüzden sadece “ne oldu” sorusu değil. Asıl soru şu: Bu kez ne olacak? Yine mi dolaşıma girmeye başlayan “bireysel gerekçeler” üzerinden bir kurguyla ilerleyecek her şey? Yine mi siyasal bağlam dışarıda bırakılacak? Yine mi fail görünür olacak ama hakikat failin gölgesinde ve arka planda kalacak?
Bu zincir artık biliniyor. “Münferit” denilen her cinayet, bir sonrakinin önünü açtı. Sabahattin Ali’den sonra yaşananlar istisna değil, bir süreklilik. Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink… Şimdi de ister istemez Ali Aydın cinayetinin de bu zincirin halkalarından biri olup olmadığını konuşuyor insanlar. İsimler ve yöntemler değişse de sonucun değişmediği kaygısı var.
Bugün artık adalet talebi sadece bir çağrı ya da içinin neyle dolu olduğu kestirilemeyen soyut bir talep değil. Adalet, somut ve ertelenemez bir ihtiyaç. Ali Aydın cinayeti gerçekten aydınlatılmazsa, eksik kalan yalnızca bir dosya olmayacak. Hukukun adaletle kurduğu ilişki bir kez daha sorgulanacak. Çünkü bazı cinayetler yalnızca bir insanı değil, adalet fikrinin kendisini de hedef alır.
Sabahattin Ali’yi susturmak isteyenlerle Ali Aydın’ı öldüren kişi arasında doğrudan bir bağ kurmak gerekmiyor. Benzer bir siyasal iklimde olmak zaten yeterince şey söylüyor. Bu iklim değişmedikçe, bireysel fail anlatılarının gerçeği örtme olasılığı devam eder.
Artık kimse geçmişte olduğu gibi “olan oldu” demek istemiyor. Ne cinayetlerin sıradanlaştırılmasına ne de adaletin yarım bırakılmasına razı değiliz. Mesele bir kişiyi yargılamak değil, bir sistematikle yüzleşmek.
Sabahattin Ali’yi yıllar önce kaybettik. Ali Aydın’ı bugünlerde... Benzer şeylerin tekrar etme olasılığını artık kimse kabullenmez.
Yorumlar (0)