Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Sakız Haklı: Böyle Yaşanmaz!

Sakız yorulduğu zaman duruyor. Uzanıyor, yayılıyor, gözlerini kapatıyor. Evde yapılacak işler var mı, kim ne dedi… ilgilenmiyor. Bedeni “yeter” diyorsa, orada bitiyor. Dinlenmek onun için tartışmaya açık bir şey değil. Bense durmayı erteleyenlerdenim. Sabah onunla uyanıyorum, sonra işe, sonra bir koşturma, sonra başka bir sorumluluk… Gün birbirine ekleniyor. Araya hayatı sıkıştırmaya çalışıyorum ama çoğu zaman hayat arada kaynıyor.

Sakız Haklı: Böyle Yaşanmaz!

BAKIM, YORGUNLUK VE BİRLİKTE YAŞAMANIN POLİTİKASI ÜZERİNE BİR NOT

Her sabah saat altıya doğru, kapitalizmden önce uyanan biri var bu evde: Sakız. Alt kattan, kendini de yormadan kısa kısa havlamaya başlıyor. Öyle panik bir ses değil; daha çok “ben buradayım” diyen bir ısrar. Biz daha gözümüzü tam açmadan Murat’la birbirimize bakıyoruz. Aynı bakış: “başladı yine.” O ise çoktan güne girmiş oluyor. Mama kabının sesi, patilerin ritmi… Sanki şöyle diyor: “Hayattayız. O zaman devam.”

Telefon hala sessiz, haberler henüz içimize çökmemiş, dünya daha üzerimize abanmayı bekliyor. Ama Sakızcım çoktan ilan etmiş oluyor: bugün de birlikteyiz. Dışarıda hayat dediğimiz şey yetişmek, tamamlamak, susmak ve dayanmak üzerinden akarken, evin içinde mama kabının başında kurulan bir düzen var. Küçük, sessiz ve inatçı. Orada kimse performans sormuyor. Kimse “bugün ne kadar verimlisin” demiyor. Sadece birlikte uyanıyoruz. Belki de mesele gerçekten bu kadar basit. Tabi basit olan her şey gibi politik.

Sakız evdeki kedilerden çekiniyor. Yatağına yerleşmiş oluyor, bir kedi gelip yanına kıvrılıyor. Ne hırlıyor ne itiraz ediyor. Sessizce kalkıp başka bir yere geçiyor. Öyle dramatik bir geri çekilme de değil. Sanki orası zaten onun değilmiş gibi. Yer açıyor, kavga etmiyor.  Bunu izlerken insanın içinden bir şey geçiyor: “Ben neden böyle yapamıyorum?” Ama sonra anlıyorsun, onun çekilebildiği bir alan var. Gittiği yerde yok sayılmıyor.

Bizim hayatımızda ise geri çekilmek çoğu zaman silinmek demek. Bir adım geri attığımızda o boşluk hemen doluyor. Sessizlik hızla başkalarının sesiyle kaplanıyor. O yüzden çoğu zaman çekilmiyoruz. Çünkü çekildiğimiz yerde kalamıyoruz. Alan dediğimiz şey bazen geri durarak değil, açık açık sahip çıkarak korunuyor. Bazen hayır demek, bazen ses yükseltmek, bazen de o çok övülen “uyumlu olma halini” bozmak gerekiyor.

Ama her geri çekilme de aynı değil. Bazen mesele yer açmak değil, değmeyecek bir yerden çıkmak. Öyle ortamlar var ki kalmanın adı “mücadele” diye geçiyor ama ortada ne mücadele var ne de ciddiye alınacak bir söz. Aynı cümleler dönüp duruyor, herkes kendini anlatıyor ama kimse kimseyi duymuyor. Büyük laflar var, içi boş. Bir süre sonra şunu fark ediyorsun: mesele anlaşamamak değil; ortada anlaşmaya değecek bir şey bulamamak. Ve insan da bir noktadan sonra kendine şunu borçlu: gürültüyü ciddiye almamayı. O yüzden bazı yerlerden çekilmek kaybetmek değil, kendini korumak. Alan dediğin şey bazen bulunduğun yerde ısrar etmekle, bazen de arkanı dönüp çıkmakla açılıyor.

Sakız sevdiğini saklamıyor. Eve biri mi geldi, daha kapı açılmadan kuyruğu hızlanıyor, oyuncaklarını getiriyor. Beklemiyor. İma etmiyor. En çok kimi seviyorsa ona gidiyor. Geri durmuyor. Sevmenin stratejiye dönüşmediği bir yerden davranıyor. Bunu izleyince içim hem açılıyor hem sıkışıyor. Çünkü biz öyle öğrenmedik. Özellikle kadınlar… Sevmek bizde hep ölçülü, dikkatli, karşılık kollayan bir şeye dönüştürüldü. Sevilmek ise çoğu zaman bir hak değil, kazanılması gereken bir şey gibi öğretildi.

Biri beni çok seviyorsa da içimde bir yer temkinleniyor. Çünkü “çok sevmek” çoğu zaman “seni kendime göre değiştireceğim” demenin başka bir yolu. Kendimi korumadan sevemiyorum. Bir gözüm hep açık. Yorgun bir sevme hali bu. Sakız’da ise öyle bir yorgunluk yok. Sevgisi akıyor ama sıkıştırmıyor. Yakın ama boğmuyor. Onu izlerken şunu anlıyorum: mesele ne kadar sevdiğimiz değil, nasıl sevdiğimiz. Bazı sevgiler insanı daraltır, bazıları nefes aldırır. Onunki nefes aldırıyor.

Sakız yorulduğu zaman duruyor. Uzanıyor, yayılıyor, gözlerini kapatıyor. Evde yapılacak işler var mı, kim ne dedi… ilgilenmiyor. Bedeni “yeter” diyorsa, orada bitiyor. Dinlenmek onun için tartışmaya açık bir şey değil. Bense durmayı erteleyenlerdenim. Sabah onunla uyanıyorum, sonra işe, sonra bir koşturma, sonra başka bir sorumluluk… Gün birbirine ekleniyor. Araya hayatı sıkıştırmaya çalışıyorum ama çoğu zaman hayat arada kaynıyor.

Çünkü mesele sadece yoğunluk değil. Mesele görünmeyen işler. Sürekli akılda tutulanlar. Kim neye ihtiyaç duyar, nerede ne eksik, kim aranmalı, hangi söz unutulmamalı… Birinin unuttuğunu hatırlayan, aksayanı tamamlayan, duyguyu taşıyan taraf olma hali. Kadınsan da zaten bu neredeyse otomatik olarak senin üzerine yazılıyor. Evde, işte, her yerde… herkesin yükünün arasında dolaşan o görünmez emek.

Bazen hiç temasın kalmamış bir yerden geliyor mesela bu yük. Yıllardır görüşmediğin bir babanın bakım meselesi mesela. İstediğin için değil, ortada başka bir seçenek olmadığı için. Çünkü sosyal devlet yok. Çünkü bakım ya aileye ya kadına bırakılıyor. Ve o sorumluluk, ilişki olup olmamasına bakmadan gelip seni buluyor. Garip bir duygu bu. Ne tam yakınsın ne tamamen uzaksın. Ne içindesin ne dışındasın. Ama yükü omzunda. Sanki yıllardır konuşulmayan her şey, bir anda “sorumluluk” adıyla geri dönüyor. Kimse sana “bunu taşımak istiyor musun?” diye sormuyor. Sadece bekliyor.

Böyle zamanlarda hayat daralıyor. Vaktin yok. Yoruluyorsun. Bazen eve gidecek hâlin bile kalmıyor. Uykun kaçıyor, moralin çökmüş… ama bütün bunlar sanki hiç yaşanmıyormuş gibi davranılıyor. Dışarıdan bakınca tek görülen şey şu: “yok”, “gelmiyor”, “katılmıyor.” Sanki insan değil de eksik bir parça gibi. Ne yaşadığınla ilgilenen yok, ama neden orada olmadığın herkesin meselesi. Bir de üstüne, hiçbir şey olmamış gibi senden aynı tempo bekleniyor. Aynı enerji, aynı katılım. Sanki hayatın durmuş gibi değil, sen durmuşsun gibi. Dinlenmek istediğinde bile bu yük zihninin içinde çalışmaya devam ediyor. Ve bu düzen sana hep aynı şeyi söylüyor: “biraz daha dayan.” Ama kimse şunu sormuyor: nereye kadar?

Sakız bunu bilmiyor. Yorgunsa yatıyor. Ve kimseye açıklama yapmıyor. Bazen onun yanına uzanıyorum ben de. Kısa bir an. Sessiz. İçimden şu geçiyor: belki bir gün durmak bu kadar zor olmayacak. Sakız bana hayatta kalmayı değil, yaşamayı hatırlatıyor. Günleri bitiriyoruz ama yaşam çoğu zaman arada kayboluyor. O ise durmayı, sevmeyi, hatırlatmayı unutmuyor. Evde kurulan o küçük düzen başka bir ihtimali gösteriyor: birlikte uyanmak, birlikte susmak, birlikte yorulmak.

Sakız’la yaşamak bu yüzden sadece sevgi değil, bir direnme hali. Çünkü bu dünya bizi hızla, rekabetle, yalnızlıkla yönetiyor. Bağ kurmayı değersizleştiriyor. Oysa birbirine alan açmak, birlikte var olmak, birbirinin yükünü hafifletmek… hayat dediğimiz şey tam olarak buradan kuruluyor.

Bizi bu sistem değil, birlikte yaşadıklarımız kurtaracak.

Her sabah yeniden başlayan o küçük, inatçı dayanışma.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış