Tarihsel perspektiften bakıldığında, sürecin 24 Ocak kararlarıyla başladığı ve 12 Eylül darbesiyle kurumsallaştığı görülür. Sendikaların kapatılması, grev hakkının askıya alınması ve toplu pazarlık mekanizmalarının etkisizleştirilmesi, geçici müdahaleler olmaktan çıkıp kalıcı bir emek rejiminin yapı taşları hâline gelmiştir. Böylece düşük ücret, esnek çalışma ve güvencesizlik olağanlaşırken, işçilerin kolektif hak arama kapasitesi sistemli biçimde zayıflatılmıştır.
1990’lı yıllarda Kürt coğrafyasında uygulanan köy yakma ve boşaltma politikaları, yalnızca bir güvenlik pratiği değil; kırsal toplumsal yapının parçalanması anlamına gelmiştir. Üretimle kurulan kolektif ilişkiler kopmuş, milyonlarca insan kentlere mülksüz ve güvencesiz biçimde yönelmiştir. Bu durum, emek piyasasında geniş bir örgütsüz işgücü rezervi yaratarak emeğin değerini aşağı çeken yapısal bir zemin oluşturmuştur.
2000’li yıllarda ise aynı yönelim, doğrudan zor yerine piyasa mekanizmaları üzerinden sürdürülmüştür. Tarım desteklerinin kaldırılması, hayvancılığın zayıflatılması ve küçük üreticinin borçlandırılması kırsal yaşamı fiilen sona erdirmiş, göç ülke genelinde süreklilik kazanmış ve kent yoksulluğu derinleşmiştir. Güvencesiz çalışma kalıcı hâle gelmiş, işçi profili giderek daha parçalı ve geçici bir karakter kazanmıştır.
Ortaya çıkan yeni işçi profili, sendikal deneyimden büyük ölçüde yoksun, işini kaybetme korkusuyla hareket eden ve kolektif mücadeleye temkinli yaklaşan bir karakter taşır. Hak arama talebinin neredeyse ortadan kalkması ve bireysel hayatta kalma refleksinin öne çıkması, sınıfın siyasal alandaki görünürlüğünü de zayıflatmıştır. Sınıfın kendi partisinin yokluğu ve örgütlü siyasi temsilin eksikliği ile birleştiğinde, emeğin taleplerinin siyasette karşılık bulması daha da güçleşmiştir.
Üretim alanında taşeronlaşma, aynı işyerinde farklı statüler altında çalışan işçiler arasındaki ücret ve hak farklarını derinleştirerek dayanışmayı aşındırmış, ortak kimliği zayıflatmıştır. Bu koşullarda sendikaların rolü değişmiş; hak genişleten ve mücadeleyi büyüten yapılar olmaktan uzaklaşarak çoğu zaman mevcut durumu yöneten ve kaybı sınırlamaya çalışan kurumlara dönüşmüştür.
Sistem, “makul sendikacılık” anlayışıyla çatışmadan kaçınan, grevi geri plana iten ve işverenle uyumlu bir çizgiyi teşvik ederken; hak genişletmeyi hedefleyen yaklaşımları baskıyla karşılamıştır. Mücadeleci sendikacıların hedef hâline gelmesi, gözaltılar, tutuklamalar, işten atılmalar ve faaliyetlerin kriminalize edilmesi, sendikal alanın sınırlarını daraltmıştır. Böylece baskı ve rıza mekanizmaları iç içe geçmiş; itiraz edenler cezalandırılırken uzlaşmacı çizgi teşvik edilerek sendikal hareketin yönü belirlenmiştir. Sonuç, tabandan kopmuş, güven kaybı yaşayan ve bürokratikleşmiş bir sendikal yapı olmuştur. Nitekim Başaran Aksu ve Mehmet Türkmen gibi sendikacıların tutuklanmaları, yalnızca bireysel vakalar olarak değil; “makul sendikacı” çizgisinin dışına çıkan, statükoya karşı mücadele eden sendikal anlayışın sistematik biçimde tasfiye edilmek istendiğinin somut göstergeleri olarak okunmalıdır.
Sendikaların toplumsal duyarlılık alanlarından geri çekilmesi, bu kopuşu derinleştirmiştir. Yerel, ulusal ve uluslararası toplumsal olaylara karşı duyarlılığın zayıflaması; ekoloji, kadın ve gençlik mücadeleleri, göçmen sorunları, Kürt Sorunu ve uluslararası emek hareketleri karşısında sergilenen sessizlik, işçilerin örgütlü güç duygusunu zayıflatmış ve sınıf bilincini daraltmıştır. Bu noktada, emek ile ekoloji mücadelesinin kesişiminde ortaya çıkan örnekler, sendikal hareketin yönünü tartışmak açısından özel bir önem taşımaktadır. Nitekim Esra Işık ve Başaran Aksu’nun tutuklanmaları, sendikal faaliyetlerin doğa talanı, yaşam alanlarının savunulması ve emek mücadelesinin iç içe geçtiği bir hattın da hedef alındığını göstermektedir. Bu durum, emek hareketinin ekolojik yıkım, ekoloji hareketinin sendikal mücadele karşısındaki konumunun ve sorumluluğunun yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.
Toplu iş sözleşmesi süreçleri, bu genel tablonun en somut görünümlerindendir. Aliağa’daki Petkim–STAR rafineri hattında yürütülen toplu sözleşme görüşmeleri, gelinen noktayı çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Yüksek riskli ve stratejik üretim tesislerinde dahi sıfır zamla başlayan sözleşmelerin kabul edilmesi, mücadelenin kazanım üretme kapasitesinin ne denli daraldığını göstermektedir. Artık temel mesele neyin kazanılacağı değil, neyin kaybedilmeyeceğidir.
Aynı dönemde ortaya çıkan başka bir gerçeklik, bu çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır. İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği (İKMİB) tarafından düzenlenen 2025 İhracatın Yıldızları Ödülleri’nde, mineral yakıtlar kategorisinde STAR Rafineri’nin birinci, SOCAR Petrol Ticaret’in ikinci olması, üretim ve ihracat kapasitesindeki büyümeyi açıkça ortaya koymaktadır. Şirketler başarı hikâyeleri yazmakta ve ödüllendirilmektedir; ancak bu başarı, üretimin asli öznesi olan işçilerin yaşamına yansımamaktadır.
Türkiye’de emeğin karşı karşıya olduğu temel çelişki de bu noktada açığa çıkmaktadır. Değer üreten ile bu değerden pay alan arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. İşçiler açısından sıfır zam dayatması ve hak kaybı gündem olurken, sermaye açısından büyüme, kârlılık ve ödül aynı anda mümkün olabilmektedir. Kriz söylemi emekçiler için işletilirken, sermaye için başarı anlatısı kurulmaktadır. Mesele yalnızca bir toplu sözleşme pazarlığı değil; bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulduğuna dair yapısal bir sorundur.
İdeolojik düzeyde de kırılmalar yaşanmaktadır. İşçi mevcut durumu bir kazanım olarak gördüğünde sınıf bilinci zayıflamakta ve mücadele zemini daralmaktadır. Hak-İş genel başkanının ifade ettiği “Kavgasız, grevsiz iş hayatı” arzusu, bu kırılmanın ideolojik ifadesidir. Günlük dilde sıkça duyulan “çok şükür işimiz var” cümlesi ise hak talebinin yerini mevcut duruma razı olma hâline bırakmasının yalın göstergesidir.
Parçalı ve güvencesiz emek yapısı, daha geniş ve bütünlüklü bir örgütlenme perspektifini zorunlu kılmaktadır. Yalnızca işyeriyle sınırlı kalmayan; mahallede, barınma krizinde, borç ilişkilerinde ve gündelik yaşamın tüm alanlarında kurulan bir sendikal hat olmadan kalıcı bir güç oluşturmak mümkün değildir. Sendikaların, emeğin yaşamını bütünlüklü biçimde savunan yapılara dönüşmesi artık bir gerekliliktir.
Kapsayıcılık, dönüşümün temel şartıdır. Kadrolu işçi ile taşeron, güvenceli ile güvencesiz, çalışan ile işsiz arasındaki ayrımlar aşılmadan gerçek bir örgütlenme zemini kurulamaz. Kadınların, gençlerin, göçmenlerin ve kayıt dışı çalışanların emeği bu alanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmelidir.
Sendikal demokrasinin yeniden inşası, güvenin temelini oluşturur. Tabanın söz ve karar hakkını kullandığı, yöneticilerin denetlenebilir olduğu bir yapı kurulmadan örgütlenme güç kazanamaz. Grev hakkının yeniden merkezi bir araç hâline gelmesi de kaçınılmazdır; çünkü grev, işçi sınıfının kolektif gücünü deneyimlediği en temel mücadele biçimidir.
Diğer toplumsal mücadelelerle kurulacak bağ, sendikal hareketin genişlemesini sağlayacaktır. Ekoloji, kadın ve kent mücadeleleriyle kurulan ilişkiler, emeğin yaşamın bütünündeki yerini görünür kılar. Ancak en derin dönüşümün ideolojik düzeyde gerçekleşmesi gerekir. Hak talep eden özne bilinci yeniden kurulmadan, örgütsel dönüşüm kalıcı olamaz.
Türkiye’de sendikal kriz; kırsalın çözülmesi, göç, güvencesizleşme, taşeronlaşma, işçi profilinin değişimi, hak arama talebinin zayıflaması, sendikaların toplumsal duyarlılık kaybı, bürokratikleşme ve mücadeleci sendikacıların baskı altında tutulmasıyla iç içe geçmiş çok katmanlı bir dönüşümün ürünüdür.
Çıkış ancak örgütlü, demokratik, kapsayıcı ve mücadeleci bir yeniden kuruluşla mümkündür. Bugün bir kabullenişi ifade eden cümle yerini başka bir cümleye bırakabilir:
“Birlikte değiştirebiliriz.”
#BoşluktaSesleniyorum
Yorumlar (1)
Neşe Perihan Kulak
5 gün önce / 11.04.2026Çok yerinde tespitler..Ve gelinen durum üzücü.
Beğendim 1 | Beğenmedim 0 | Cevapla