Bir yılın daha sonuna geldik. Ancak geride bıraktığımız şey takvimde kapanan bir yıldan ibaret değil. 2025’i bir takvim yılı olarak değil, içinde yaşamaya devam ettiğimiz bir konjonktür olarak düşünmek gerek. Çünkü tarih saat gibi işlemez; dönemler takvimle değil, krizlerle ve kırılmalarla açılır ve kapanır. Eric Hobsbawm’ın adlandırdığı “uzun 19. yüzyıl” 1789 Fransız Devrimi’yle başlayıp 1914’te Birinci Dünya Savaşı’yla sona ererken, “kısa 20. yüzyıl” 1914’ten 1991’e, dünya savaşları, faşizm, reel sosyalizm ve Soğuk Savaş boyunca uzanan son derece yoğun bir tarihsel evreyi kapsıyordu. Bu dönemleri ayırt edici kılan, takvimsel uzunlukları değil, kapitalizmin krizlere verdiği yanıtların yoğunluğuydu. 2025’i de bu nedenle bir yıl olarak değil, kapitalizmin savaş üzerinden yeniden örgütlendiği bir konjonktür olarak düşünmek gerekli.
Uzun 2025, takvimsel bir başlangıçla değil, tarihsel kırılmalarla açıldı. İlk büyük kırılma, 8 Aralık 2024’te Suriye’de Esad rejiminin çöküşüydü. Bu gelişme, Ortadoğu’da devlet biçimlerinin çözülüşünü, sınırların ve egemenlik ilişkilerinin kalıcı biçimde istikrarsızlaştığını gösteren tarihsel bir eşikti. Savaşın geçici bir kriz olmaktan çıkıp bölgesel bir yönetim mantığına evrilmeye başladığı bu moment, uzun 2025’in fiili başlangıcını oluşturdu. Bu küresel konjonktürübelirleyen ikinci eşik 20 Ocak 2025’ti. Trump’ın ikinci kez ABD başkanı olması, liberal çok taraflı düzenin yeniden kurulabileceğine dair beklentileri fiilen kapattı. Amerikan emperyalizmi daha açık, sert ve zor temelli bir biçime geçti. Üçüncü eşik ise İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü savaşın bölgesel ölçekte genişlemesiydi. Savaş, Lübnan, Suriye ve İran hattında baskıyı artıran kalıcı bir düzene dönüştü.
Türkiye’de ise uzun 2025, 1 Ekim 2024’de Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan “terörsüz Türkiye” süreciyle ilan edildi. Bu hamle, Türkiye’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaşın yeni bir siyasal çerçeveye oturtulması anlamına geliyordu. Kısa süre sonra CHP’ye yönelen baskılar ve İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla somutlaşan 19 Mart eşiği, bu sürecin devletin denetiminde tutulmak istendiğini ve toplumsal bir barış dinamiğine dönüşmesinin engellendiğini gösterdi. Uzun 2025, savaşın biçim değiştirerek derinleştiği; içeride ise siyasal alanın bu değişim doğrultusunda yeniden düzenlendiği bir momentte şekillendi. Bu konjonktür DEM Parti’yi rejime eklemlenen bir unsur, CHP’yi ise rejime karşı asli muhalefet odağı olarak gösteren yanıltıcı bir optik üretti. Oysa bu dönemde rejim açısından belirleyici olan partiler arası taktik pozisyonlar değil; savaşın, zor yoluyla birikimin ve devletin Ortadoğu’daki alt-emperyal rolünün yeniden örgütlenmesinin dayattığı yapısal zorunluluklardı.
Bu bağlamda uzun 2025’i anlamak için demokratik gerilemeden savaşa giden bir çizgi kurmak yeterli değildir. Tam tersine, savaştan demokratik erozyona giden bir hat kurmak gerekir. Bugün yaşadığımız faşistleşme süreci savaşların sonucudur. Demokratik kurumlar çöktüğü için savaş çıkmıyor. Kapitalizm, neoliberal küreselleşmenin sınırına dayandığı için savaşlar üzerinden zor yoluyla birikime yöneliyor. Devlet aygıtlarında yaşanan otoriterleşme de tam olarak bu nedenle derinleşiyor. Çünkü savaş varsa, orada zor vardır. Faşizm, kurucu kapitalist şiddetin merkezileştiği bir eşiktir. Bugün bu eşiğin içindeyiz. Bu nedenle artık ülkelerin iç siyasetinde seçimlerde bir egemen kitle partisinin diğerini yenmesinin rejim açısından belirleyici bir anlamı kalmamıştır. Neoliberal politikalar açısından yaşadığımız “biri gider diğeri gelir ama politikaların yönü değişmez” durumu, bugün savaş politikaları açısından yeniden üretilmektedir.
Tam da bu nedenle CHP’ye dönük operasyonların amacı CHP’yi rejimle uyumlu hâle getirmek değildir. CHP, zaten uzun süredir savaş ve dış politika başlıklarında iktidardan kopan bir siyasal hat izlememektedir. İktidar bloku açısından asıl mesele savaşın siyasal ve ekonomik denetimini kendi elinde tutmaktır. Siyasal iktidar, bu denetimin özellikle büyükşehir belediyeleri üzerinden görünür hâle gelmesini istememiştir. Yerel yönetimler, savaşın bütçesel ve toplumsal maliyetlerinin gündelik hayat içinde açığa çıktığı alanlardır. Bu nedenle İmamoğlu’nun tutuklanması ve CHP’li belediyelere kayyum atanması, savaşın bedelinin siyasallaşmasının önüne geçmeye dönük hamleler olarak okunabilir. “Terörsüz Türkiye” hamlesi ile belediyelere dönük baskı arasındaki eşzamanlılık bir çelişki değil, aynı savaş stratejisinin iki tamamlayıcı yüzüdür.
Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bugün faşizmi anlamak için iç politik kurumlara bakmak yetmez; dış politikaya, savaşa, bütçelere ve birikim rejimlerine bakmak gerekir. Fosil kapitalizm, petrol, gaz ve kömür temelli birikimini savaş, enerji güvenliği, altyapı projeleri ve bölgesel koridorlar üzerinden sürdürmektedir. Ekstraktivizm, yalnızca maden ya da doğal kaynak çıkarımını değil; toprağın, suyun, emeğin ve yaşam alanlarının zor yoluyla metalaştırıldığı birikim rejimini ifade eder. Fosil kapitalizmin sınırına gelindiğinde devreye giren “yeşil ekstraktivizm” ise savaşın yapısal niteliğini daha da derinleştirmektedir. Almanya’nın silahlanması, ABD’nin yeni güvenlik stratejisi, Ukrayna savaşının uzaması ve “yeşil dönüşüm” adı altında yürütülen ekstraktivist hamleler bu bütünün farklı görünümleridir. Bu yapısal bağlamı gözden kaçırdığımızda, tartışma kaçınılmaz olarak iç politik manevralara sıkışır. Oysa bugün belirleyici olan kapitalizmin yeni birikim biçimidir. Geç faşizm bu birikim biçiminin siyasal rejimidir. Bu nedenle tartışmayı soyut barış ve demokrasi çağrılarıyla kapatmak mümkün değildir. Asgari ücretin bir geçim ücreti olmaktan çıkıp bir savaş rejimi ücretine dönüşmesi bunun en somut göstergesidir.
Uzun 2025 bitmiyor olabilir. Ama bu, onun değiştirilemez olduğu anlamına gelmez. Savaşın kalıcı bir devlet politikasına dönüştüğü bir dönemde, ekmek, barış ve demokrasi mücadelesi artık bir egemen kitle partisinin başka bir egemen kitle partisine tercih edilmesi üzerinden kurulamaz. Böyle bir tercih, savaş rejiminin iç sınırları içinde kalmaktan başka bir sonuç üretmez. Bugün bu mücadele ancak ezilenlerin kendi varoluş alanlarını, emeğini, suyunu, toprağını, bedenini ve yaşamını savunmaları üzerinden kurulabilir. 2026’da bu hattı büyütebilmek dileğiyle.
Kapak: The End of Capitalism, Tina Morello, 2020
Yorumlar (0)