Önce Ankara istasyonunu, sonra da “bir bölük kadar İskoçyalı askerler iri kadanalar üzerinde gözlerini Ankara kalesine dikerek” kenti işgâl ederler.
İskoçyalı bir bölük Cebeci’de Demirlibahçe dolayına yerleşir. İngiliz askerlerinin komutanı Mister Vitol, İzmirli lövanten bir ailenin, (Vitaliler) üyesidir. Vitol, karargâhını, istasyonda Riyaseticumhur Kalemi Mahsusu(2)yapısında kurar.
İngilizlerden sonra Ankara’ya Faslı zabitler(3), daha sonra da, İngilizlerin Türklerle ilişkilerini incelemek ve Türklere Fransız sevgisini aşılamak amacıyla Fransız askerleri
gelir. Fransızların komutanı Mösyö Buazo adında bir yüzbaşıdır ve Kurşunlu Camii dolaylarında bir Yahudi evini kiralar. Karargâhını Birinci TBMM yapısının Taşhan’a bakan yüzündeki ilk odaya kurar. Şapolyo ilk TBMM yapısı hakkında bilgilendirir:
“İleride Türk istiklâl ve hâkimiyetini hazırlayacak mütevazı Türk kemerleriyle süslenmiş olan bu binanın üstünde Fransız bayrağı bulunuyordu. Bu bina 1916 senesinde Ankara’ya gelen sabık Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşanın emriyle, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Ankara merkezi olmak üzere temelleri atılmıştı. Bu binanın plân ve resimlerini o zaman Evkaf mimarı olan Salim Bey yapmıştı. Binanın inşaatına
da mimar Hasif* Bey bakmıştır. Bu zat o zaman kolordunun askerî mimarıydı. Bu binanın inşasına başlandı. Kârgir
kısmı bitti. Fakat ahşap kısmı ikmal edilememişti. Hasif Bey(4) Yunanlıların Bandırma üzerine yürüyüşleri esnasında Balıkesir’de şehit olmuştur. İşte Fransız kumandanı Buazo bu binanın bir köşesine kurulmuştu.” (s. 10)
Şapolyo, Atatürk’ün Ankara’ya gelişini, karşılama öncesinde, sırasında ve sonrasında halkın coşkusunu
da anlatır. Ne var ki, o sıralar kendisi Ankara’da değildir. Dinlediklerine dayalıdır anlattıkları. Gelgelelim, kendisi
de karşılayanlar arasındaymışçasına ayrıntılı olarak bilgilenmiştir. 1932 yılında karşılama olayının temsili olarak yinelenmesini düşünür. Halkevleri Başkanına söyler. Başkan Şapolyo’yu Ankara Valisi Tandoğan’a götürür. Tandoğan derhal gerekenin yapılmasını ister. 27 Aralık 1932 günü temsili karşılama sahnelenir. “Ankara’da
yer yerinden oynar.” Atatürk, o gece gösteride yer alan seymenleri Köşke davet eder. Düzenleme Heyeti olarak
bu işle ilgili olmayanlar da Köşke gider ama Şapolyo götürülmez. Atatürk düzenlemeye önayak olanı sorunca, Recep Peker(5) “Enver Behnan!” adını verir. Daha sonra Atatürk Marmara Köşkünde Şapolyo’ya olup bitenleri anlattırır ve birden “Ben Ankara’ya ne zaman geldim?” diye sorar.
Şapolyo, “27 Aralık 1919 Cumartesi günü saat 3’ü 10
geçe Kızıl Yokuştan bir Benz otomobille geldiniz” deyince, Atatürk, “Sen Ankara’nın Evliya Çelebi’si olmuşsun” (6) diye iltifatta bulunur.
Enver Behnan Şapolyo, “bugünkü modern Ankara şehrinde yaşayanlara bir mukayese imkânı vermek için” Milli Mücadele günleri Ankara’sının “çehresini tarihî bir vesika olarak bırakmayı bir vazifebildiğini” belirterek 1920 yılında Ulus Meydanının pek perişan bir durumda olduğunu bildirir ve ekler:
“Kaldırım namına tek bir taş bile döşeli değildi Küme küme taş yığınları, bir toz deryası kışın da çamurdu. Bu meydana Taşhan Meydanı, buradan istasyona uzanan tozlu yola İstanbul yolu, sağa sapan yola Çankırıkapı yolu, sola sapan yola da Kızılbey yolu(7) denilirdi. Taşhan’ın karşısında sıra sıra dükkânlar yoktu. Burada Romalılardan kalma binaların
temel harabeleri, bir takım tepeler, bir de çeşme vardı. Bu arsada birkaç da Romalılara ait aslan heykelleri vardı. Yazın bu tepeciklerin üzeri yeşerir, kır çiçekleri açardı. Akşamları kadınlar, buraya otururlar, gelen geçeni seyrederlerdi. Bu arsanın arkasında, taştan yapılmış Darülmuallimin(8) vardı. Bankalar Caddesine bakan cephesinde setli bir bahçesi vardı. Karşısında ahşap bir tiyatro binası ve şehir bahçesi vardı. Yol müthiş tozlu idi. Bu tiyatro binası üç defa yandı. Sonradan bu binanın önüne (yaptırılan) birer katlı dükkânlar da 1955’te yıktırılarak yeni hanın inşasına başlandı. Bu
binanın Taşhan’a bakan arsalarının üçüne Ankara’lı Hafız Bey, bir otel ile altına salon yaptırdı. Bu salonu Rizeli Matrakçıoğullarından Ali Rıza Bey kiralayarak İstanbul pastahanesini açtı.
Darülmuallimin-i Rüşdî (Erkek Öğretmen (Orta) Okulu) yapısı (Metin A. Kansu Arşivi’nden)
Enver Behnan Şapolya da 1920’lerin Ankara’sını
anlatırken Taşhan’dan uzun uzun söz eder. O dönem bulunduğu meydana da adını vermiş olan Taşhan’ın yerine (günümüzde Sümer Holding Genel Müdürlüğü yapısı olarak bilinen) Sümerbank Genel Müdürlüğü yapılır. Şapolyo, 1886 yılında satın alınan Taşhan’ın arsasının bulunduğu bölgenin (o yıllarda) Divanı Muhasebat(9) yapısına değin mezarlık olduğu, mezarlığı bir başka mezarlığın izlediği, Taşhan’ın yapıldığı arsa üzerinde köylerden gelen kağnıların konakladığı, ve meydanda
Vilayet Konağı(panoramio.com) (Üstte); Ankara Sultanisi (Altta)
büyük bir ağılın bulunduğu bilgisini aktardıktan sonra anlatısını sürdürür:
“Taşhan arsasını satın alan Ankara vilayeti meclisi idare başkâtibi ve sonradan Keskin Kaymakamı olan İsmail
Hakkı Bey. Bu zat burada bir han yaptırmak istiyor.
Fakat burada küçük bir mescit varmış, halk bu mescidin yıkılmasına razı olmadıklarından, Hakkı Bey bu hanı bir türlü yaptıramıyormuş.” (s.57)
Dönemin Ankara Valisi Abidin Paşa devreye girmiş
1888 yılında Niğdeli bir kalfa hanı yapmış. Dışı Hızırlık dağının(10)pembe kalkerleri ile kaplı olduğu için Taşhan diye adlanan yapının içi kerpiç.
Meşrutiyetin ilânından sonraki Ankara Valisi Doktor Reşit Bey(11)açtırır Ulus Meydanını. Meydandaki Taşhan’ın, İnebolu, Kırşehir ve İstanbul yollarının kesişme noktasında yer aldığı için önemi artar.
Taşhan’ın çevresine 3 taş yapı daha eklenir: Erkek Muallim Mektebi(12), Sanayi Mektebi(13) ve Vilâyet Konağı.
Ziraat Mektebi(14) ile Ankara Sultanisi(15) de o sıralarda yapılanlar arasındadır.
Şapolyo, Ankara’ya geldiği 1920 yılı ve izleyen 3 yıl içindeki Taşhan’ı ve çevresini betimler:
“Ankara’ya ilk geldiğim sıralarda Taşhan’ın ön kısmında Meşrutiyet oteli vardı. Arka tarafı handı. İlk geldiğimde bu otelde bir hafta kalmıştım. 1921 yılında Taşhan’ın
alt katındaki salonda bir ‘İnkılâp Müzesi’ halinde, askerî istihbarat salonu açıldı. (...)
Taşhan’ın caddeye bakan tarafında sıra ile dükkânlar vardı. Bu dükkânların birinde Eskişehir’den gelen tüccarlardan Hacı Velinin yazıhanesi vardı, yanında müteahhitlik yapan Mithat Bey, Tesanüt Cemiyeti(16), avukat idarehaneleri vedişçi Sezayi Bey’in muayenehanesi bulunmakta idi. Ortada hanın araba kapısı vardı. Arabalar bu kapıdan girerek, hanın meydanına arabalarını bırakırlardı.
Taşhan’ın bir odasında 1919 tarihinde ‘Azmi Millî Yurdu’(17) kurulmuştu. (...)
Sakarya harbinde yaralılar Ankara’ya naklediliyordu. Bunların hafif yaralılarından bir kısmı (...) Taşhanda yatırılıyordu. Bir kısmı da sanayi mektebine, bazıları da Türkocağı olan hastahaneye, Cebeci hastahanesine, bir çoğu da Yahudi evlerinde yatırılıyordu. (...)
İmar İskân Vekaleti de Taşhan’da kurulmuştu. İlk İmar İskân Vekili Mustafa Necati Bey, bu hanın bir odasında vekillik etmişti. Anadolu Ajansı da bu binada vazife görmekte idi. Taşhan’ın arka han odalarında İstanbul’dan kaçıp gelen arkadaşlar kalmakta idi. Taban tahtaları aralık olduğundan, alt kattaki ahırların gübre kokuları odalarına sızıyordu.
Bu karanlık han odalarında yatanlar, yeni devletin yüksek rütbeli memurları idi.
1923 tarihinde Taşhan tamir edildi. Alt katında Karpiç lokantası açıldı. Karpiçten sonra, burada Nuri bey ‘Şölen’ adlı içkili ve alaturka saz çalan bir lokanta açtı. Üst katı da İbrahim Bey güzel bir otel haline getirdi. Taşhan’ın önündeki meydanda mitingler, bilhassa zafer yıldönümleri yapılırdı.” (s.57-59)
NOTLAR
1- Enver Behnan Şapolyo: Atatürk ve Seymen Alayı, Ankara Kulübü Yayınları No: 2, 1971, 104 sayfa.
2- Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi
3- Zabit: Subay.
4- Asker mimar Hasip Bey olmalı.
5- Recep Peker (1889-1950): asker ve siyasetçi; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği (1931-1936) ve Başbakanlık (1946-1947) yaptı.
6- Önsöz’den.
7- Sonra, “Bankalar Caddesi” oldu. Yolun üzerinde Kızılbey Medresesi, Kızılbey Camii ve Kızılbey’in türbesi bulunduğu için Kızılbey yolu diye anılıyordu. Kızılbey Medresesi, “Ankara’nın eski medreselerindendir. XIII. yüzyılın başlarında Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykûbad dönemi emirlerinden Kızılbey tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı döneminde, meydana gelen tabii afetlerden sonra bazı onarımlar görmüş ve bu onarımlarda kubbe asıl özelliğini kaybetmiştir. (...) Etrafındaki mahalleye kendi adını vermişti. Bazı kartpostallarda bugünkü Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü binasının bulunduğu yerde olduğu görülmektedir.” (Bkz.: Dr. Rıfat Özdemir: XIX. Yüzyılın ilk yarısında Ankara”, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları 694, Ankara 1986, s. 51-52)
“Ankara, Cumhuriyet kurulmadan önce gerçekten çok ilginç bir kent idi. Hemen hemen her semt bir tarih oluşturuluyordu. Örneğin Merkez Bankası’nın olduğu yerin bir bölümü, dışarıdan Ankara’ya mal getiren develerin çöktüğü yer olarak bilinirdi. Bir bölümünde de Selçuklu Valilerinden olup, 1222 yılında Ankara’da görev yapan Bayındır Boyundan Kızılcabey, burada bir cami yaptırmış. Ziraat Bankası’nın olduğu yerde de, bir türbe bulunurdu. Türbe Ankara Valisi Kızılcabey’e aitti. Kızılcabey’in yapıtları arasında ve en önemlisi Yenimahalle yolu üzerindeki Akköprü idi. Aradan uzun süre geçtikten sonra türbenin kime ait olduğu unutulduğundan, bu anıt kutsallaştı. Bu nedenle, düğün ve sünnet düğünü alayları türbenin önünden geçerken, davul zurnalar seslerini yöreden ayrılıncaya kadar keserdi.” (Kemal Bağlum: Beşbin Yılda Nereden nereye ANKARA, Ankara 1992, s.61)
Şeref Erdoğdu ise Selçuklu Valisinin adını Kızılcabey değil, Kızılbey olduğunu belirtir: “Ankara’ya büyük hizmeti geçen Kızılbey kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Osmanlılar devrinde meydana gelen tabii afetler yüzünden minaresi yıkılmış bilahare onarılmıştır. Caminin yanına bir medrese yaptırmış. Etrafındaki mahalleye kendi adını vermişti.” (Şeref Erdoğdu: Ankara’nın Tarihî Semt İsimleri ve Öyküleri, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2. Basım, Ankara 2002, s. 110-111)
8- Darülmuallimin: tam çevirisi, “Öğretmen evi” ise de, burada kastedilen, “Öğretmen Okulu”.
9- Divanı Muhasebat: Sayıştay.
10- Hızırlıktepe ya da Hıdırlıktepe. Altındağ’ın en yüksek tepesi “Hıdırlıktepe” diye adlandırılmıştır. Anadolu’da birçok tepe aynı adı taşır. Hıdırellez ya da Hızır İlyas
diye bilinen, kul sıkışınca yardımına koşan yüce ve ulu kişinin adıyla anılan bu tepelerde, genellikle yöreye
ve yöredekilere yararı dokunmuş, ölümünden sonra da dokunacağı düşünülen kişilerin, ermiş olarak kabul edilerek ziyaret edilen gömütleri bulunur. Ankara’nın Hıdırlık tepesinde de böyle mezarlar bulunmaktadır.”
11- “Eski Ankara valilerinden Reşit Bey, 20. yüzyılın Ankara’sı için şunları söyler: 1907 yılı Şubat ayı içinde Ankara’ya vali olarak geldim. Ankara kenti etrafı siyah taşlı yıkık mezarlıklarla çevrilmiş büyükçe bir köydü. Ufak bir mahalleden başka her tarafı yıkıktı. Her kentte güvercin, kumru, serçe gibi kuşlar bulunur. Ankara’nın kuşu üst katı yıkılmış ya da ihmal edilerek camsız, çerçevesiz, sıvasız bırakılıp harabeye yüz tutmuş evlerin damlarında, bir
de siyah mezar taşları üzerinde tüneyen baykuşlardan ibaretti.
Bu haraplığın iç yüzünü araştırdım. Halk sıtmadan bitkindi. Kentin yeri yüksek, havası iyi olduğu halde, etraftaki suni demek caiz olan bir iki bataklık sıtma illetini bu kente musallat etmişti. Hendekler açtırarak bu bataklıklara karşı önlem aldım.
Bu önlemlerin etkisini anlamak için eczanelerde bir istatistik yaptırdım. O yıl ki kinin yani sıtmaya karşı bir ilaç sarfiyatının yüzde elli derecesinde azaldığı anlaşıldı. Kentle tren istasyonu arasındaki şose hem dar, hem bozuktu. Bunu genişletip tamir etmeyi, Sanayi Mektebi karşısındaki mezarlık bozuntusunu, etrafına bir set duvarı inşa ederek, gezinti yeri haline getirmeyi düşündüm.
Bu işleri zaten açık havaya muhtaç mahpusları ücretle çalıştırarak, şoseyi de gezinti yeri yaptım. Fidanlar dikildi. Ahşap fakat temizce bir pavyon inşa edilerek halkın rağbetine arz olundu. Gece bazı sokaklarla beraber bu bahçe de lüks lambaları ile aydınlatıldı.
Fakat halkı uygarlığın en ilkel gereksinimleriyle bağdaştırmak mümkün olmadı.
Ankaralılar, bayındırlık ve uygarlıktan aldıkları pay noksan olmakla beraber, öteki tanıdığım birçok memleketler halkından ahlak itibariyle yüksektir.” (Turgut Çakır (aktarıyor): ”Bilinmeyen Yönleri ile Atatürk (2)”, Eğirdir Akın gazetesi, 30 Temmuz 2012)
12- Rüşdî ya da Rüştiye: Orta dereceli Okul dengi... Önceleri Erkek Muallim (Orta) Mektebi (Darülmuallimin-i Rüşdî) olarak kullanılan taş yapının tavanları ahşapmış. Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü onuruna “sanat okulu” olarak yapılmış, giderleri Ankara halkı ve hükümetçe karşılanmış, 1. Dünya Savaşı’nda hastahane, Milli Mücadele döneminde milletvekilleri için ikametgâh ve yatakhane olarak kullanılmış, son olarak 1925 yılında Maarif Vekâletine (Milli Eğitim Bakanlığına) özgülenmiş, 25 Aralık 1947’de yanmıştır. 24-25-26 Aralık 1947 günlü Ulus Gazetesi’nden derlediğim bilgilere göre, 23 Aralık akşamı saat 18.15’de, Zafer Polis Noktası’ndan İtfaiye’ye yangın ihbarı yapılıyor. Tanıklar, 18:10 sularında, Teftiş Kurulu Başkanlığı Muamelat Kalemi’nin bulunduğu kısmın çatısında alevler gördüklerini söylüyorlar. O sırada, Beden Eğitimi Genel Müdürlüğü İstişare Heyeti, Genel Müdür Vildan Aşir Savaşır başkanlığında toplantı halinde.
Binanın içinin ahşap, tavanlarının yağlıboya olmasının yanı sıra, esmekte olan kuvvetli rüzgârın da etkisiyle yangın hızla yayılıyor.
İtfaiye Müdürü Sabri Tingiz ile Ankara Valisi İzzettin Çağpar, Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, İçişleri Bakanı Münir Hüsrev Göle ve Genelkurmay Başkanı Salih Omurtak olay yerine geliyorlar. Yanmaz elbiseleri ve otomatik merdivenleri olmayan 80 kadar itfaiyeci, yetersiz sayıdaki yangın musluklarına bağladıkları 14 hortumla,
4 saatlik cansiperane bir uğraştan sonra, etrafa sirayet etmeden saat 22:00 civarında söndürebiliyorlar yangını. Can kayıpsız atlatılan yangında, sonraki yıllara kalsaydı bu kez de ranta kurban gidecek olan bina tamamen harap oluyor. Zarar ilk anda en az 1.000.000 TL. olarak tahmin ediliyor. Çoğu ıslanmış olmakla birlikte 10.000 ciltlik Talim Terbiye Kütüphanesi kitapları ve mahzendeki personel sicil dosyaları kurtarılıyor. 20-30 kadar tarihi tablo ile
70 kadar nazır ve bakan portreleri yanıyor. Cumhuriyet Savcılığı’nca yapılan soruşturma sonucunda yangının elektrik kontağından çıktığı kanısına varılıyor. Bakanlık birimlerinin 5 Ocak 1948’e değin Gazi Lisesi’ne, ondan sonra da TC Devlet Demiryolları’nın Ankara Garı’ndaki okul binasına taşınması kararlaştırılıyor. (Metin A. Kansu arşivi (kansu.weebly.com): sanattanyansimalar.com/ yazarlar/savas-sonmez/23-aralik-1947-meb-yangini- hindemith-belgeleri-de-burada-yanmisti) sitesinden aktarıyor.
13- Büyük Postahanenin yanındaki Birinci Sanat Okulu
14- Bugünkü Meteoroloji Genel Müdürlüğü yapısı.
15- Sultani: ‘Lise’ dengi okul.
16- Atatürk “Nutuk”unda ‘cemiyet’ olarak değil, “Tesanüt Grubu” olarak anar. Tesanüt, dayanışma demek. Birinci TBMM’de oluşan muhalif gruplardan biri. ‘Dayanışma Grubu’ anlamındadır. Misak-ı Millî çerçevesinde bir araya gelen Meclis üyeleri, padişahlık ve hilâfet konusunda farklı görüşlere sahipti. Kısa sürede, Meclis’teki iki ana grubu oluşturacak olan Birinci ve İkinci Grubun çekirdeğini oluşturan İstiklâl Grubu, Tesanüt Grubu, Müdafaa-i
Hukuk Zümresi, Halk Zümresi gibi gruplar ortaya çıktı. İlk Anayasa’da yer alan ‘Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur’ ilkesi, muhafazakâr grupların açıkça eyleme geçmesine yol açtı. Bunlar arasında yer alan Tesanüt Grubu, Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu İstiklâl Grubu’na karşıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, 10 Mayıs 1921’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk adıyla resmî bir meclis grubu oluşturup, bunu Birinci Grup adıyla örgütledikten sonra Tesanüt Grubu da diğer gruplar gibi dağıldı ve üyelerinin bir bölümü, muhalif İkinci Gruba katıldı.” (boyutpedia)
17- “Mütareke’den kısa bir süre sonra, 1919 yılı başlarında iki bölük kadar İngiliz askeri istasyonda karargâh kurarak istasyonu ve şehri işgal etmişlerdi. Daha sonra bir Fransız askeri birliği de gelmiş ve Ulus’ta yapımı henüz bitmemiş olan ilk Büyük Millet Meclisi binasına yerleşmişlerdi27. Yabancı askerin gün geçtikçe Türk ve Müslüman halka saldırı olayları artmaktaydı. (...)
Yabancı askerlerin Ankara’yı bir müstemleke şehri olarak telakki edip, 93 kişinin tutuklanması ve bunun yanı sıra İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin geliştirilme çabaları yine yabancılarla işbirliği içerisinde olan azınlıkların bir takım menfi faaliyetleri Ankaralıları harekete geçirmiştir30. Müftü Rıfat Efendi başkanlığında şehrin aydınları halk arasında “milli mukavemet” fikrini müsamereler ve gazeteler vasıtasıyla yaymaya çalışmışlardı, Yarbay Mahmut, Avni Refik (Berkmen), Öğretmen Ayaşlı Ali Rıza, Mahir (İz), Yakup, Ekrem ve Fevzi Beyler “Azmi
Milli Cemiyeti” adında bir milli teşkilat kurarak halk arasında mahalli anlamda bir birlik meydana getirmeye çalışmışlardır
31.(Yrd. Doç. Dr. Edip Semih Yalçın: “Atatürk’ün
Ankara’ya Gelişi”, atam.gov.tr/dergi/sayı-29) Alıntıdaki dipnotlar:27 Azmi Süslü, Milli Mücadele’de Ankara (PANEL), T.B.M.M. Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, No: 19, Ankara, 28 Nisan 1986, s. 18. 28 Kamil Erdeha, a.g.e., s. 238. 29 Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.II, Ankara, 1988, s. 488. 30 Azmi Süslü, a.g.e., s. 19; Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet (1920), Ankara 1970, s. 7; Bilal N. Şimşir, a.g.e., s. 103. 31 Bayram Sakallı, Milli Mücadele’de Ankara (PANEL), T.B.M.M. Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu, No: 19, 28 Nisan 1986, Ankara, s. 43.
Yorumlar (0)