Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Eşikten girebilen siyaset, bize eşik atlatabilir!

Siyaset, en çok konuşanın değil, en çok temas edebilenin alanıdır. Çünkü bir toplumun nabzı, kürsülerde değil; evlerin içinde, işsizliğin gölgesinde, görünmeyen hayatların sessizliğinde atmaktadır. Eğer temas, belli mekânlara ve belli yüzlere sıkışıyorsa, siyaset genişlemiyor; daralıyor demektir. Ve daralan her siyaset, gerçeğin sadece küçük bir parçasını anlatan bir hikâyeye dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

Eşikten girebilen siyaset, bize eşik atlatabilir!

Siyasal iletişim literatüründe klasik bir giriş vardır: Siyasal partilerin temel amacı sıradaki seçimlere hazırlanmak, bu seçimlerden başarı elde etmek ve elbette günün sonunda iktidar olmak… Ancak bu yazının konusu biraz buradan etkilenmiş olsa da bir siyasi yapının veya temsilcisinin meseleyi sadece seçmen -oy verme- ikna süreçleri gibi klasik anlayıştan koparmak; yurttaşı tanımaya, taleplerini, sorularını, tepkilerini görmeye çalışmakla birlikte tüm bunların sonucunda insanı anlamlandırmaya çağırmaktır.  Burada güven gibi kritik ve güçlü bir duyguya yer vermek sanırım yazının çerçevesi bakımından önemli olur. Yurttaş ile siyasetçi arasında oluşması istenen ve beklenen güven, çoğu zaman söylemlerden ziyade temas biçimleri üzerinden ortaya çıkmaktadır. Bir siyasetçinin herhangi yurttaşın evinin kapısını çalması, o eşiği geçmesi ve gündelik hayatın sıradanlığı içinde yer alması, sembolik olarak “ulaşılabilirlik” ve “hesap verebilirlik” anlamına gelmekle birlikte “güvenin inşasının” da ilk adımı olacaktır.

Yazının konusu büyük ancak çerçevesi ve odaklandığı ana tema mikro bir alanı kısıtlı cümlelerle anlatmak üzerinedir. Buna göre temsil ilişkisinin yeniden kurulmasına katkı sunmak, olurda siyasete öyle ya da böyle bir şekilde bulaşmış olanlara sosyal medyadan veya yeni iletişim teknolojilerinden uzaklaşarak ezber bozucu bir siyaset anlayışı olarak eşikten geçen siyaset anlayışını yeniden hatırlatabilmektir. Bu eşik, bir taksi durağını, esnafı, kahvehaneyi ziyaret etme klişesinden çıkmak; orta yaşlı erkeklerle siyasetin makro hallerini enine boyuna konuşmaktansa kadına, gence, engelliye, çocuğa, işçiye, emekçiye ulaşabilmektir. Dilovası’nda bir parfüm deposunda günün 10 saatinden daha fazlasını çalışarak geçiren kadınlara, evinde engelliye bakmak zorunda olan kadına/erkeğe; üniversite okumanın yanında eğitim masraflarını kendisi karşılamak zorunda bırakılan gence, çocuklara siyasetçi nasıl ulaşabilir? Siyasetçinin bu soru karşısında aklından çıkarmaması gereken belki de şudur: yurttaş, kendisini yalnızca oy veren bir özne olarak değil, aynı zamanda söz söyleyen ve deneyimi dikkate alınan bir aktör olarak hissetmeyi isteyen bir konumda…

Siyasetçilerin yurttaşların evlerine giderek birebir temas kurması yalnızca bir “ziyaret” değil, aynı zamanda güçlü bir anlam üretim sürecidir. Bu tür karşılaşmalar, siyasetin soyut ve mesafeli dilini kırarak onu gündelik hayatın içine taşımaktadır. Anlamlandırmanın ayak sesleri buradan başlıyor desek yanlış olmayacaktır. Televizyon ekranlarından ya da miting kürsülerinden kurulan tek yönlü iletişimin aksine, ev ziyaretleri kapsamında yüz yüze gelen/ gelebilen siyasetçi ve yurttaş pratiği; karşılıklılığa, samimiyete ve doğrudan deneyime dayanan ciddi bir iştir. Bir o kadar da ezber bozucu… Bu yönüyle siyasetçinin sadece konuşan değil, aynı zamanda dinleyen olarak konumlanması -siyasal iletişim profesyonellerince pek hoş karşılanmasa da- anlamlandırma ve güven dediğimiz olguları güçlendirmektedir.

Bir örnekle tüm bu laf kalabalığını somutlayalım: Tuncer Bakırhan’ın Ramazan ayında KHK’li Rana Kaya’nın Keçiören’deki evine misafir olup iftar açması, dikkat çekiciydi. Denilebilir ki “ne var bunda her siyasi bunu yapıyor” Evet her siyasi bunu yapıyor ancak yurttaşı anlamaya ve anlamlandırmadan kopuk, güvensiz, ve kimi zaman üstenci bir tavırla… Örneğe dönelim, bu ziyaret, yalnızca bir dayanışma jesti değil; aynı zamanda politik bir mesajın gündelik hayatın içinden kurulma biçimiyle önemliydi. Bakırhan’ın bu ziyaret sonrasında X üzerinden yaptığı paylaşım da bu anlamlandırmada söylemsel boyutu aşmış güveni ortaya dökmüşe benziyor. Yırttaş-siyasetçi güveni!

“Dün akşam KHK ile işinden ve aşından edilen bir ailemizin sofrasına misafir olduk, iftarımızı birlikte açtık. Dinlediğimiz hikayeler, tanık olduğumuz haksızlıklar tek bir gerçeği haykırıyor: KHK zulmü sürdükçe adaletten söz edilemez.

Toplumsal barışın yolu, bu hukuksuzluk iklimini sonlandırmaktan geçer. KHK mağduriyetleri derhal bitmeli. Yurttaşlarımız işlerine iade edilmelidir.”

 Eşikten girebilen siyaset, bize eşik atlatabilir!

(https://x.com/tuncerbakirhan/status/2033815170833580228?s=46)

Bu tür bir paylaşım, yüz yüze temas ile dijital iletişimin iç içe geçtiğini de gösteriyor. Evde kurulan samimi ilişki, sosyal medya aracılığıyla daha geniş bir kamusal alana taşınıyor anlamlandırma ve güven ilan edilmiş oluyor. Çünkü pek çok yurttaş kendi sosyal medya hesaplarından kamusal alanda yayılan görselleri kullanmış, kimi medyada haber olarak geçilmişti bile… Böylece hem ziyaret edilen ailenin hikâyesi görünürlük kazanıyor hem de siyasetçi kendi politik pozisyonunu somut bir deneyim üzerinden ifade etmiş oluyor. Bu, soyut kavramlar (adalet, mağduriyet, hak ihlali) ile somut hayat hikâyeleri arasında bir köprü kurmanın da yolunu açmaktadır.

Ancak siyasetçilerin yurttaş evlerine yaptığı bu ziyaretler her zaman aynı ölçüde “sahici” algılanmıyor. Özellikle bazı ziyaretlerde kullanılan görsel unsurlar -parti flamaları, dikkatle kadraja yerleştirilen objeler ya da belirli bir “sahne” duygusu- bu temasın doğallığını tartışmaya açmaktadır. Bu durum, siyasal iletişimde “algı yönetimi” ile “gerçek temas” arasındaki sınırın ne kadar hassas olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Yurttaşla kurulan ilişkinin bir iletişim stratejisinin parçası haline gelmesi kaçınılmaz olsa da, bu stratejinin fazlasıyla görünür olması, samimiyet iddiasını zayıflatabiliyor. Dolayısıyla bir strateji bir anda başkalaşıp eleştirinin konusu olabilmektedir.

Bilindik eleştiri -kimi zaman lince dönüşüyor- özellikle “yer sofrası” etrafında şekillenmektedir. Türkiye’de pek çok evde masa kullanımı yaygınken, bazı ziyaretlerde ısrarla yer sofrası kurulması bu eleştirilerin konusu olmaktan da kurtulamamaktadır. Evin diğer eşyalarının görece “modern” olduğu karelerde, yalnızca sofranın bu şekilde düzenlenmesi, doğal bir gündelik hayat kesitinden ziyade, bilinçli bir temsil tercihi olarak yorumlanmayı da beraberinde getirmektedir. Bu eleştiriler haksız sayılmaz; çünkü siyasal iletişimde semboller güçlüdür ve bazen gerçeğin önüne geçebilir. Tam da bu yüzden, siyasetçinin kurduğu temasın değeri, o temasın ne kadar “kurulmuş” göründüğüyle doğrudan ilişkilidir. Benzer problem sosyal medya platformlarının kullanılma biçimlerinde de ortaya çıkmaktadır. Örneğin herkesin mor odalar diye isimlendirdiği X’in space konuşma odaları…

Mor odalar değil gerçek odalar

Günümüzde siyasetin önemli bir kısmı, gerçek mekânlardan çok dijital “mor odalarda” kuruluyor. Özellikle X Space gibi platformlarda açılan odalarda, belirli başlıklar etrafında konuşmacılar bir araya geliyor; meseleler tartışılıyor, fikirler dolaşıma giriyor. Elbette ki bu tür buluşmaların tamamen değersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Erişilebilirlik sağlaması, farklı sesleri bir araya getirebilmesi ve hızlı bir tartışma zemini kurabilmesi açısından büyük kolaylık sağlamaktadır. Ancak buradaki sorun, mor odaların siyasetin yerine geçmeye başlamasında yatıyor. Çünkü bu “mor odalar”, yüz yüze iletişimin taşıdığı duyguyu, gerilimi, jestleri, sessizlikleri ve sahiciliği barındırmaz. Orada kurulan ilişki çoğu zaman karşılıklı bir temas değil, bir dinleyici kitlesine hitap eden konuşmalar dizisidir. Yani bir karşılaşmadan çok, bir yayın deneyimi üretmektedir. Dolayısıyla anlamlandırma ve güvenin inşa edilmesinde katkının neredeyse olmadığı bir pratik alan olmaktadır.

Gerçek odalar ise kontrol edilemezdir. Bir evin içindeki sohbetin yönü önceden belirlenemez; bir bakış, bir suskunluk ya da beklenmedik bir itiraz, bütün akışı değiştirebilir. Siyaset tam da bu karşılıklılıkta, bu öngörülemezlikte derinleşir. Çünkü siyaset sadece ne söylendiğiyle değil, nasıl karşılandığıyla da ilgilidir. Anlamlandırma ve güvenin oluşturulup oluşturalamadığında…

Sosyal medya hiç icat edilmemiş gibi insana yakın bir siyasete ihtiyaç var bugün. Dijital odalar konuşmayı mümkün kılabilir ama anlamayı garanti etmez. Bu yüzden bu araçları bütünüyle reddetmeden, onların sınırlarını bilerek hareket etmek hem siyasetçi için hem de yurttaş için önemlidir.

Siyaset profesyonellerinin kurguladığı siyaset anlayışında daha fazla görüntüye değil, daha fazla karşılaşmaya; daha fazla paylaşıma değil, daha derin temaslara yer vermesi gerekiyor. Yazının başındaki klasik cümlelere geri dönecek olursak gerçek siyaset, sofralara oturan, ona hiç oy vermemiş bir kişiyle bile bunu doğal seyrinde yapan, insancıl bir siyasettir: karşılıklı oturup hal hatır soran, ayakkabısını çıkaran siyaset… Günümüz Türkiye’sinde siyaset profesyonelleri ve temsilciler buraya dikkat edebilirse siyaset eşik atlayabilir, yurttaşa da eşik atlatabilir…

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış