Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Ulusay'da Yürümeler

Siyasetin eski meydanı Ulus’tayım. Sonradan Kızılay’a taşınacak Başbakanlık önündeyim. Mermer merdivenlerden iniyor dört kişi… Demek Samet Bey bu… Başbakan Menderes’in yardımcısı… Öğle yemeğine çıkılıyor. “Milaslı Kemal’e de uğrayalım “ diyor Adnan Bey. Soruyorum Samet Ağaoğlu’na, “Yemekleri hep Cumhuriyet’te mi yersiniz?” “Hayır” diyor: “Karaoğlan Çarşısındaki Zevk lokantasıyla küçük aşçı dükkânlarına da gideriz.”

Ulusay'da Yürümeler

Arka salondaki boş masalardan birine oturdular. Karaosmanoğlu ile Köprülü’de var yanlarında. Yemekten sonra biraz dolaşıp Samanpazarı’na çıkacaklar. Çoğu zaman başbakanlık’ta yenir, eve gidilmez. Yemekler lokantadan gelir ya da peynir, ekmek, zeytine talim edilir... “Geceleri Ankara Palas’ın küçük lokantasına uğradıkları da olur. Bilirsiniz Milaslı Kemal’i. Bakanların, vekillerin terzisidir.

Atatürk’ün de çok dolaşmışlığı vardır buralarda, Ankara’nın ilk sinemalarıyla meyhaneleri Ulus’taydı ilk zamanlar. Meclis’le Bakanlıklar Kızılay’a taşınınca onlarda peşlerine takılıp gitmişlerdi. Hava güzel bugün... Yönümüz Ulus’tan Kızılay’a… Gazeteci mi, şair mi, yazar mıyız? Bilmiyoruz. Tarih meraklısı mimarlar gibi yürüyoruz. 

Dedim ya hava güzel bugün. Postaneye kadar gelmişim. Hani şu dertlere çare olsun diye başkentin yüksek makamlı zatlarına Anadolu’dan gelen mektupların toplandığı merkez. Küçücük şarap evleri vardı Posta Caddesinde eskiden, şimdi hepsi birden kapanmış. Şükran Lokantası dönerci, Kürdün Meyhanesi pideci olmuş. 

Dokuz yüz beş yapımı Sanat Okuluyla Kediseven Sokağın köşesindeyim. İkinci Abdülhamit pek övünürmüş kurduğu okullarla. Bilirsiniz burayı, Ankara’nın en kısa sokağıdır. En uzunu Başçavuş,  Seyran tepesinden başlar İncesu’ya kadar iner…  Baba Karpiç sokak sonundaki şu Aras Kargo’nun üstünde oturmuş… Melih Cevdet’in çalışğı İl Halk Kütüphanesi ilkin bu sokakta açılmış sonra taşınmış Kızılay’ın Kumrularına. Sadece Bit Pazarı kalmış yerinde; hiçbir yere gidememiş. Gidemeyince de Kızılay’ı ona getirmişler. Kasketli Eskiciler yıllarca Çankaya’yı, Ayrancı’yı, Esat’ı,  taşımışlar kucak kucak Bitpazarına.

 Hergele Meydanını duymuşsunuzdur. Fakat  “Her gelen” değildir dikkat edelim! (n) yoktur sonunda. Eskiden, ahırları vardı Ankaralıların. Sabah erkenden kalkarlar, sütünü sağdıkları ineklerini alıp buraya getirirlerdi. Meydanda toplanan inekleri çoban Mevlut önüne katıp götürürdü şimdiki Maltepe sırtlarına, iyice otlatıp akşam getirirdi. İnek sahipleri kendi “Hergele”lerini kendileri alıp götürürlerdi evlerine. Büyükbaş hayvana “hergele” denmesi Farsçadan gelmeydi bize. İnanmayan Oğuz Atay’a sorabilir: Tutunamayanlar’ ın sayfa124’ünde Üçüncü Şarkının 280 ile 285’inci fıkralarında geçer Hergele Meydanı:

“ Cumhuriyet çocuğu olarak yayan, pis pis gezdinizse ( o sıralarda adı Opera Meydanı olan) Hergele Meydanı’nda, bu sarı ve tozlu alan iğrendirmediyse sizi, Bir taşra çocuğu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi, Kaybettiniz (benim gibi). Oysa aynı Hergele Meydanı’nda, Gölgede on beş, güneşte yedi buçuğa tıraş eden berberleri görmeden yalnız renkli yanını yaşadıysanız hayatın…” 

Turgut Koraltan’ı duymuş muydunuz? Hem ülkenin hem Ankara'nın kıdemli sahaflarındandı. Külüstür Turgut” namıyla tanınırdı. O da Hergele Meydanından Kızılay’a geçenlerdendi. Çocuk Haftası" mecmuası ile başlamıştı onun kitap merakı. Sınavla Çankaya Kitabevine çırak olarak girip yetmiş yıl boyunca sahaflık yapmıştı. Son kitaplarını Olgunlar Sokakta bitirdi. Metal dolaplarını orada bırakıp dünyamızdan göçtü gitti.

Adı çok değişmişti Hergele’nin. İtfaiye oraya gelince İtfaiye Meydanı olmuş Opera yapılınca Opera Meydanı denmişti. Şairlerin yattığı Kırşehir Han gibi yazarların oturduğu On beşinci Yıl Kahvesi de kayıptı artık.

Yürüyorum Kızılay’a... Arkamda konuşanlar var; dönüp bakıyorum: Romanları Ankara’da geçen beş yazar. Sağ yanıma almışım Sergievi binasını. Dokuz yüz otuz üç deki yarışmada birinci olan Mimar Şevki Balmumcu’nun projesi. Denetimini de kendisi yaparak dokuz yüz otuz beş te bitirmiş binayı. Takvimler kırk sekizleri göstermekteymiş herkes Hitler Almanya'sından kaçarken. Sergievi’nin opera/ tiyatro binasına çevrilme işini Alman uyruklu Paul Bonatz’a vermişler. Oysa binayı değiştirme hakkı eser sahibininmiş. Kahrolmuş buna Şevki Balmumcu. Derinden sarsılmış; küsüp köşesine çekilmiş. Üstelik Paul Bonatz, yapının inşaatını "Çirkin bir kadınla evlenmek" olarak tanımlamış. Opera binasının karşısındaki mezarlıkta yatardı Ankaralı Katolikler. Eski Dışişleri Bakanlığının arkasındaydı o mezarlık. Şapelleri hemen yanı başlarındaydı.

Opera köprüsündeyim şimdi. Radyoevi ile Hava Kurumunun arka cephesindeydi Yahudi Mezarlığı. Biraz yukarısı Namazgahtepe. Toplu namazlar kılınan,  yağmur duasına çıkılan tepe… Savaş zamanı dualarla uğurlanırdı küçücük askerler. Tam orada başlardı Müslüman ahalinin kabristanı;  Yüksek İhtisas’a kadar uzanırdı. 

Karşıda açıktan akan İncesu tarafına geçiyorum. Köprübaşı Karakolunun duvarını İncesu deresi yalayıp geçiyor... Başkomiseri Osman yaman adam; ne de olsa Hacettepeli. Çilli Burhan dönüp dolaşıp yine nezarete düşmüş. Parmaklarını ıslak duvara sürüyor. Sanki karakolun içinden akıyor İncesu! Oturacak yer yok, her yer ıslak, her yer nemli… “Ulen deyus oğlu deyus!” diye başlar şimdi Komiser… Der mi der! Yenişehirli hanımlara laf atarsın ha! Elini cebine attı. Bulamadı sigarayı. Sonra avcuyla vura vura öbür ceplerini yokladı... Yok sigara... En son Çulsuz’un elindeydi paket… Sırtını duvara vermiş adama yaklaştı; “Geçmiş olsun hemşerim!” Bunun mutlaka sigarası vardır... Fena ıslatmışlar adamı, ayakta duracak hali yok. Tabanları davul gibi… Suçu ne acep? Sigarası var mı ki? Köylü cıgarası içer bunlar, Yeni Harman taşıyacak halleri yok ya… Köylü olsun asker olsun yeter ki cıgara olsun… Ünlü Köprübaşı Karakolu burası… İki nezarethanesinden biri İncesu’yla aynı hizadadır...  Çişi gelen buraya yapar… “Adamı iyice ıslatmışlar!” derler ya; işte o laf buradan türemiştir. Uykum var. Fakat ne mümkün! Eve haber yollamalı… Anam gelir mi ki? Bi paket Yeni Harman getirse yeter… Ah ulan Çulsuz hep senin yüzünden bunlar… Etme dedim oğlum, burası Yenişehir dedim… Bunların babaları savcı, kocaları Amir olur dedim… Şakaya gelmez dedim… Dedim ama kime dedim.

Tam sınırdayım şimdi. Şehrin eskisiyle yenisini ayıran, kuzeyiyle güneyini kesen Sıhhiye Köprüsü altındayım. Üstümden gürültüyle geçiyor tren; yolcular başlarını cama dayamışlar. Köylü kıyafetli Âşık Veysel’i burada durdurmuşlar denir. Yeni şehre sokmadıkları söylenir. Günahları boynuna. “Ver o elindekini” deyip bağlamasını aldıkları dillerdedir.

Köprü altına gelince “Bizden bu kadar” dedi romancılarımız. Yakup Kadri gibi Memduh Şevket, Aka Gündüz, İlhan Tarus ile Nahit Sırrı da Ulus tarafına yöneldiler. Eski yazarların eski ayak sesleri hep Ulus tarafından gelir. Yaşlılıkla gelen rahatsızlıklarına aldırmadan, ta buralara kadar gelip Yeni şehre beni uğurladılar.

Onlar geri dönüyordu ama köprünün Yeni yakasında Sevgi Soysal karşılıyordu beni. Üstelik Adalet Ağaoğlu’ da vardı yanı başında. Üçümüz bir olup Dil Tarih’i geride bıraktık. Kalabalık artsa da içimizin kalabalığı dışımızınkinden büyüktü... Orduevi’ni geçmişiz. Zafer Çarşısı merdivenlerinden iniyoruz.

Koridorlar bomboş. Müşterisiz dükkânlarda sinek avlıyor esnaf… Tek bir kitapçı kalma­mış. Oysa on iki Eylül’den önce nasıl da cıvıl cıvıldı her yer. Muhafazakârların uğrak yeriydi Der­gâh. Onun he­men yanında Hasan Bayraktar’ın Bayraktar Kitabevi, bitişiği 28 numara Barış Kitabevi’ydi. Alt katta asma katı olan üç dükkândan biriydi burası. 27 numaralı Doğu Kitabevi’nde de vardı asma kat, Ömer Oral iş­letirdi orayı. İlhan/Muzaffer Erdost kardeşlerin Onur Kitabevi 26 numaradaydı. Asma katı olan üçüncü ve son dükkândı.

Biz konuşurken birden hareketlendi koridor. Gelenler çoğaldı. İki taburenin zor sığdığı dükkânın küçük tezgâhı ar­kasında Remzi İnanç vardı. İş arayan çocuk girdi içeri. Ağzındaki sigaranın külünü düşürmeden “Yarın gel başla!” dedi. Çocuk çıkarken tabelaya baktı, “Toplum Kitabe­vi” yazıyordu. Dudaklarından sigarası hiç düşmezdi Remzi İnanç’ın. İçerinin iki taburesini kim boş bulursa o oturur üçüncü gelen ayakta kalırdı. Kimler gelmezdi ki kitapçıya; Cemal Süreya, Ahmet Arif, Cahit Külebi daha niceleri. Şairlerden biri çıkınca yazarlardan biri girerdi. Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Salah Birsel…  Akdağ Kitabevi’nin sahibi koridora çıktı; çenesini diyafona dayayıp, “Akdağ’a iki çay, biri açık olsun!” dedi. Akdağ’ın hemen ya­nındaki Doğa Kita­bevi önündeydik. Ayaktaydık. Bütün bu yürümelerin rüya olup olmadığını düşünürken, biri kolumu tuttu. Sevgi Soysal’dı. “Hadi çay içelim” dedi. Koridorlar gibi Apo’nun çay ocağı da tıklım tıklımdı. Gazoz kasalarına oturmuştu gençler. Siyasallılar, Hacettepeliler, ODTÜ’lüler yine memleketi konuşuyor, yine muhalefeti tartışıyorlardı.

 

Yazar İrfan Akalp

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış