Okurken oldukça çok şunu hissettim: Bu bir oyun olmanın ötesinde, bir odanın içine girme hali. O odada bir masa, bir radyo, bir yatak var ama en çok da bir ses var. Susmamaya çalışan bir ses. Ne düzgün bir başlangıcı var ne de alıştığımız gibi akıp giden bir anlatımı. Zaten hayat ne zaman öyle oldu ki? Parçalı, yer yer dağınık gibi görünen ama aslında tam da hayatın kendisi gibi ilerleyen bir dil bu. Ve galiba insanı yakalayan da bu oluyor.

Sonra Bedia çıktı karşıma. Ama öyle tanıtılan bir karakter gibi değil; onunla aynı odada kalmaya başlıyorsun. Bir yanda çağrı merkezinin o mekanik, ölçülü dili; bir yanda anılar, aile, geçmiş… İlk başta bu geçişler fazla mı diye düşündüm ama sonra fark ettim ki değil. Çünkü hayat zaten böyle. Bir telefon konuşmasının ortasında başka bir düşünceye kayıyoruz, bir ses bizi yıllar öncesine götürüyor. Bedia’nın dili tam da bu yüzden sahici. Ve o “kaçık” gibi görünen hali aslında hiç de kaçık değil, fazla farkında olmanın dili. İster istemez şunu sordum tabii. Gerçekten o mu tuhaf, yoksa biz mi fazlasıyla alıştık?
Ne yalan söyleyeyim, bir yerde Merve’nin kendisini de benzetmedim değil. Hani bazı insanlar vardır, konuşurken konudan konuya atlar ama kopmaz, sen dinledikçe bağ kurarsın. Bedia’da biraz o var. O hızlı geçişler, bir anda ciddileşip sonra hafifçe gülümseyen ton… Tanıdık geliyor. Ama bu benzerlik metni daraltmıyor, aksine büyütüyor. Çünkü Bedia bir noktadan sonra tek bir kişi olmaktan çıkıyor; hepimizin hayatından bir parça taşıyan birine dönüşüyor. Bu yüzden de yazılmış gibi değil, yaşanmış gibi duruyor.
Oyunun en çok içime oturan yerlerinden biri de o çağrı merkezi sahneleri oldu. Çünkü orası sadece bir iş yeri değil, küçük bir sahne gibi. Herkes rolünü biliyor, kimse kendisi olamıyor. O “size nasıl yardımcı olabilirim” cümlesinin arkasında biriken yorgunluk, sabır, bazen de bastırılmış öfke… çok tanıdık. Hepimiz bir yerde o cümleleri kurduk. Oyun bunu büyük laflarla değil, küçük detaylarla gösteriyor. O yüzden daha çok çarpıyor. Çünkü orada anlatılan şey tek bir kişinin hikayesi değil, bu düzenin içinde sıkışmış bir hal…
Sonra hikaye biraz daha derine iniyor. Annenin hayatı, çalıştığı işler, yaşadıkları… insanın içini sıkıştırıyor ama bunu yaparken ajitasyona yaslanmıyor. Zaten bildiğimiz ama çoğu zaman görmezden geldiğimiz şeyleri önümüze koyuyor. Bir iş kazasının “kader” diye kapatılması, bir hayatın sürekli eksik yaşanması… Bunlar istisna değil, neredeyse norm. Belki de en çok bu yüzden etkiliyor. Çünkü yabancı değil. Tanıdık. Ve insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Buna ne zaman alıştık?
Babanın hikayesi ise başka bir yerden dokunuyor. Görme meselesi fiziksel bir durum olmaktan çıkıp hayatta var olma biçimine dönüşüyor. “Görüyormuş gibi” yaşayarak kabul edilmenin bir yolu bulunmuş. Bu da aslında hepimizin bir yerden tanıdığı bir şey. Güçlüymüş gibi yapmak, iyiyizmiş gibi davranmak, baş ediyormuşuz gibi görünmek… Metin bunu açık açık söylemiyor belki ama hissettiriyor. Ve tam da bu yüzden daha derine işliyor. Çünkü mesele bir kişinin hikayesi olmaktan çıkıp hepimizin hayatına değiyor.
Metinde ilerledikçe fark ediyorsun ki, büyük laflar kurmuyor ama küçük şeylerin içinden büyük bir hayat anlatıyor. Bir çayın kokusu, bir radyonun cızırtısı, bir eşya… Bunların içinden koca bir dünya kuruluyor. Ve şunu düşündürüyor: Bu kadar küçük şeylerin içinde bu kadar büyük bir hayat nasıl taşınır? Belki de tam olarak böyle taşınıyor.
En sonunda dönüp şu noktaya geldim. Bana yeni bir şey öğretmedi belki ama bildiğim şeyleri görmezden gelmeyi zorlaştırdı. Bazen en güçlü metinler bunu yapar. Sana bir hikaye vermez, senden bir şey alır. Rahatını mesela. Ve iyi ki de alır.
Yorumlar (0)